21 Eylül 2012 Cuma

Eylül'ün 3. Haftası Pazarda Neler Var? Sütlaç Tarifi


Sebze ve meyve alışverişimi yıllardır pazardan yapardım. Artık Akdeniz'e taşındım, manavdan da alışveriş yapsam fark etmiyor, orada da pazardaki ürünü bulabiliyorum :) Ama hala pazara gidiyorum, çünkü hem pazarın havası başka, hem orada peynirli-tereyağlı bazlamamı yiyebiliyorum, hem de köylülerin kapı önlerinden topladıkları ve normalde manavlarda satılmayan meyve ve otları bulabiliyorum.



Bakalım bu hafta evimizde neler var:
  1. Kırmızı kapya biber
  2. Pırasa
  3. Taze barbunya
  4. Yufka
  5. Tarla Domatesi-Salatalık
  6. Erik-Üzüm-Elma-Armut-Kavun-Karpuz-İncir
  7. Maydanoz 
  8. Çiğ süt

Demek ki evimizde bu hafta ne pişecekmiş?! :)
  1. Etli dolma: Kızım artık dolmanın biberini de keyifli yiyor ama yazın dolmaları kırmızı biberden yapmayı tercih ediyorum. Kırmızı biberin tatlımsı bir tadı var, ailecek dolmaya yakıştırıyoruz.
  2. Pırasa kavurma: Zor günlerin kurtarıcısı. Denizden eve gelip de acilen yemek yapmam gereken zamanlarda hemen pırasa kavurması yapıyorum. Yanında yoğurtla bir öğün oluyor.
  3. Pırasalı börek: Pazardan taze yufka alınca, pırasalı börek yapmadan olmaz.
  4. Barbunya pilaki: Zeytinyağlı barbunyaya bayılırım. Taze barbunya sanırım bitmek üzere. Bir kilo kadar ayıklayıp buzluğa atacağım.
  5. Tarla domatesi: Bizim pazarda hâlâ var. Bir miktar domates konservesi yaptım. Bu hafta da menemenlik konserve yapmak niyetindeyim.
  6. İncir: Bizim burada incirin bin bir çeşidi var. Köylülerin topladıkları iri bilye boyutlarındakileri çerez gibi yemeye bayılıyorum. Siyah incir ise bal gibi. Frenk incirini bilir misiniz? Ben buraya gelince öğrendim. Kaktüsün meyvesi aslında, ama incir deniyormuş. Bu yaz başlıca tatlımız incir, bal gibiler yahu!
  7. Elma: Bütün yaz yememiştik. Artık yavaş yavaş yemeye başladık.
  8. Armutlu kek: Ne kadar lezzetli oluyormuş meğerse? Geçen hafta yumuşayan armutları değerlendirmek için yaptım, bayıldım. Bu hafta yine armut aldım, umarım yumuşamaya vakti kalır :)
  9. Çoban salata: Yeşillik almıyorum artık pek. Çünkü salata olarak kuru soğan, domates, salatalık, biraz maydanoz üzerine nar ekşisi ve zeytinyağı koyup yiyoruz. Zaten kızım bazen salatayla öğün yapıyor :)
  10. Sütlaç: Artık çiğ süt alıyorum. Köylü bir amca sokağımın başına getiriyor haftada iki gün. Üzerinde iki parmak yağı oluyor. Kaymağını kahvaltıda balla yiyoruz (üstünüze afiyet). Sütüyle de sütlaç yapacağım bu hafta. Kızım tadına bayılıyor. Kısa bir sütlaç yapımı önerisi de vereyim:
  • Sütlü tatlı yaparken olabildiğince nişasta kullanmayın, acı bir tat veriyor. Pirinç unu da kullanabilirsiniz ama en iyisi buğday unudur.
  • Nişasta kullanmamak için nişastası bol bir pirinç tercih edin. Osmancık pirincinin nişastası boldur mesela.
  • Mümkünse çiğ süt, mümkün değilse tam yağlı süt kullanın. Süt ne kadar kaymaklıysa (yağlı yani) sütlaç o kadar lezzetli olur.
  • Sütlaç uzun sürede pişmeli ki böylece sütün suyu buharlaşsın ve süt katılaşsın; ayrıca süt, un ve pirinç iyice özdeşleşsin. Bu nedenle ben pirinci önceden haşlamam, çiğden koyarım, pirinçler sütün içinde pişerler.
  • Sütlaç pişirirken mümkün mertebe ocağın başından ayrılmadan sürekli karıştırmak gereklidir. 
  • Kaselere boşaltırken tencerenin altı kapatılmamalı ki pirinçler dibe çökmesin, kaselere eşit oranda dağılsın.

Gelelim sütlaç (sütlü aş) tarifine (hepsi göz kararı, damak tadı)
- Süt
- Pirinç
- Toz şeker
- Un

  • Tencereye, soğuk sütü koyun.
  • Üstüne pirinci YIKAMADAN koyun. Pirincin miktarı damak tadına göre değişir. Kimi az pirinçli sever, kimi çok. Ben 1 litre süte 1 küçük çay bardağı kadar pirinç koyuyorum.
  • Sürekli karıştırarak kaynatın. 20 dakika kadar kaynasın ki pirinçler yumuşasın.
  • Unu ekleyin. Unun miktarını da göz kararı ayarlıyorum. Önce biraz ekleyip bekliyorum, yeterli bulmazsam biraz daha ekliyorum. Ama aşağı yukarı 1 litre süte 1 yemek kaşığı un iyi geliyor.
  • Çırpıcı ile çırparak karıştırırsanız topaklanmaz. Topaklanmadan ekleyemiyorsanız biraz soğuk sütün içinde unu ezip, yavaş yavaş dökün tencereye. Bir 20 dakika daha kaynatın, karıştırmayı unutmayın.
  • Pirinçler iyice yumuşayınca, en son aşamada şekeri ekleyin. Şekeri ekledikçe sütün tadına bakın, damak tadına göre değişir şeker miktarı ama ben 1 litre süte 1 çay bardağı kadar şeker koyuyorum. Şeker içine girdiği yemeği biraz sulandırır, kıvamını kontrol edin. 
  • Kıvam kontrolü için bir çay kaşığı sütlacı alıp, cam bir çay tabağına dökün. Bir iki dakika sonra tabağı eğin, eğer soğumuş sütlaç akmadan duruyorsa bu iş bitmiş demektir.
  • Tencerenin altını KAPATMADAN, kepçeyle kaselere aktarın.  
  • Kaseler soğuyana kadar tezgahta beklesin, sonra buzdolabına geçirin. Buzdolabında üstü açık bekletirseniz, süt dolaptaki bütün kokuları emer. Bu nedenle mümkün mertebe ağzı kapalı kaseler kullanın.
  • Yerken kan şekerinizin aniden yükselmesini istemiyorsanız (hem pirinç, hem de şeker çifte tehlike; her ikisinin de glisemik indeksi çok yüksek), yerken üzerine bol bol tarçın serpin.
Afiyet şeker olsun :)

13 Eylül 2012 Perşembe

Çocuktan Sonra Annenin Günlük Düzeni Nasıl Olmalı?




Kızım doğmadan önce çok basit bir hayatım vardı oysa kızım doğduktan sonra bir anda tüm sorumluluklarım birbirine girmeye başladı. Anladım ki ciddi bir günlük düzen oturtmam gerekiyor. Epey zorlandım ama sonuçta şöyle bir düzen oturttum:


Sabahları:
  • Üstümü başımı giyiniyorum: Babaannemden kalma alışkanlık, asla pijamalarımla dolaşamam.
  • Banyoya gidiyorum: Yüzümü yıkıyorum, saçlarımı tarıyorum ve topluyorum (açık saçla duramam, annemin hediyesi), gül suyumu ve karbonatımı sürüyorum.
  • Çamaşır makinesini çalıştırıyorum: Akşamdan çalıştırmışsam, boşaltıyorum.
  • Bir süre kızımla oynuyorum: Sabah kalkar kalkmaz oynamazsak asabiyet yaratıyor :)
  • Yatakları topluyorum.
  •  Mutfağa gidiyorum: Bulaşık makinesini boşaltıyorum (kesin akşamdan çalıştırmışımdır) ve kahvaltıyı hazırlıyorum.
  • Kahvaltı ediyoruz, bulaşık makinesini yerleştiriyorum.
  • Tekrar banyoya gidiyorum: Dişlerimi fırçalayıp gerekiyorsa lavaboyu ve aynayı temizliyorum.
  • Hızlıca etrafı toparlıyorum: En fazla yarım saat.
  • Evdeysem öğlen yemeğini hazırlıyorum: Eğer evde olmayacaksam yemeği Sinbo'ya atıyor, yemeği pişirmeyi de ona bırakıyorum. O olmasa, bu kadar rahat gezemezdim sanırım.

Günün bundan sonrası bana ait, ya kızımla oyun oynuyoruz ya da dışarı çıkıyoruz.


Akşamları:
  • Kızım yattıktan sonra salonu toparlıyorum.
  • Mutfağı toparlayıp, mutfak tezgahını siliyorum.
  • Ertesi günü organize ediyorum: İşe gideceksem iş kıyafetlerimi ve çantamı hazırlıyorum. Evdeysem dışarı çıkarken yanıma alacağım çantayı (genellikle kızımın eşyaları oluyor içinde, ayrıca küçük bir cüzdan ve telefon) ve kızımla sabah uyandıktan hemen sonra oynayacağımız oyunu hazırlıyorum.
  • Ertesi gün yapmam gerekenleri planlıyorum: İşim varsa, işimle ilgili plan yapıyorum. İşim yoksa ertesi günün yemeğini ve aktivitesini planlıyorum.
  • Banyoya gidiyorum: Dişlerimi fırçalıyorum, saçlarımı tarıyorum, gül suyumu sürüyorum.
  • Uykum varsa erkenden uyuyorum. Uykum yoksa sabah ezanına kadar kendime zaman ayırıyorum: Çalışıyorum, blog yazıyorum, internette sörf yapıyorum ya da kitap okuyorum.

Uyku:  

Uyku düzeni konusunda insanlar ikiye ayrılırmış. Sabah erken uyanmayı sevenler (tarla kuşları) ve tüm enerjisi öğleden sonra yükselmeye başlayıp, geceleri yaşamayı sevenler (baykuşlar). Gerçi bir tarla kuşu olan eşim bana inanmıyor ama gerçekten doğru bunlar: 
http://en.wikipedia.org/wiki/Night_owl_%28person%29
Avrupa'da mesai saatlerinin kendilerine göre ayarlanmasını talep eden baykuşlar bile var :) Ben şanslıyım ki işim okumak ve yazmak üzerine olduğundan, gece çalışabiliyorum. O saatlerde etraf sessizken okuyup yazmanın keyfi başka oluyor ve sabahları 1 sayfa yazdığım zaman diliminde geceleri 2-3 katını yapabiliyorum.

Eğer ertesi gün, gündüz yapmam gereken bir işim yoksa ve gündüz vakti beynimi zorlayacağım bir iş yapmayacaksam, 3-4 saatlik uyku bana yetiyor. Fiziki yorgunluk uyku süremi uzatmıyor.

2-3 gün arka arkaya 4 saat uyku ile yetinebiliyorum. Ama sonra ya öğlen ya da akşam kızımla beraber yatıyorum ve böylece 11-12 saat uyuyabiliyorum. 

Sabahları 8- 9'dan önce uyanınca biraz zorlanıyorum. Neyse ki kızım bana ayak uydurdu da gündüz uykumu alabiliyorum, beraber 8.30'a kadar uyuyoruz. Eşim de kahvaltı etmek için beni uyandırmaz, sessiz sessiz hazırlanıp çıkar evden sabah işe giderken. Ona da anlayışı için teşekkürlerimi iletiyorum :)

    6 Eylül 2012 Perşembe

    Eş Seçerken Neye Dikkat Edilmeli? Çocuklarıma Öğütler-II

    Bu blog, benden kızıma bir hatıra olarak kalacaksa, yolun yarısına gelmek üzere olduğum şu yaşımda, bir iki tavsiye verebilirim diye düşündüm.

    Kızıma ilk tavsiyem eşini ve işini deli gibi sevmesidir.

    İş seçmek kolay ama eş nasıl seçilir?

    Yukarıdaki cümlenin çevirisini şöyle yapmaya çalışayım: 

    Öyle biri ile evlen ki tıpatıp ona benzeyen bir çocuğun olduğunda gurur duyabilesin.

    4 Eylül 2012 Salı

    Verimli Bir Ömrün Sırrı Nedir? Çocuklarıma Öğütler-I



    Bu hayatta öğrendiğim bir şey varsa o da eşini ve işini seven kişinin verimli bir ömür sürebileceğidir. Huzurun ve mutluluğun sırrı bence burada:

    Aşık olarak evlen ve aşık olduğun işi yap.

    31 Ağustos 2012 Cuma

    Çocuk, Otel Odasında Yalnız Bırakılabilir Mi?


    Yukarıdaki resimde ana ekranını gördüğünüz program ile ben bebeğimi pek çok kez uyurken bırakıp çıktım ve hiçbir sorun yaşamadım. Kendi tecrübeme dayanarak tavsiye ederim.

    Tatil köylerine gittiğimizde yabancı anneleri görür, özenirdim. Sabahları yanlarında çocukları ile gördüğüm kadınlar, akşamları süslenmiş püslenmiş ellerinde bir bebek telsizi ile tatil köyünde dolaşıyor olurlardı. O kadar uzun mesafe çeken bebek telsizi var mı gerçekten bilmiyorum. Ama eşim ayfon (I-phone) aldıktan ve bu programı keşfettikten sonra, ben de onlar gibi bebeğimi odada bırakıp otelin diskosunda dans edip, eşimle baş başa yemek yiyip, kumsalda yıldızları seyretmenin keyfine varmıştım.

    Programın adı: Baby Monitor & Alarm 2.0

    İlk önce evde denedik, işe yaradığına kanaat getirince de kızım 21 aylıkken gittiğimiz tatilimizde kullandık: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2011/06/yuruyebilen-bebekle-yaz-tatili-rahat.html

    O yazımdan sonra Meraklı Cüce'nin Annesi de bu programı kullandı, memnun kaldı ve tatil dönüşü, programın nasıl kullanılacağına dair ayrıntılı bir yazı yazdı: http://www.teknolojikanne.com/cebinizdeki-bebek-bakicisi/

    Biz aslında hala kullanıyoruz. Mesela arkadaşımızın dubleks evinin üst katında kızım öğlen uykusu uyurken, biz de bahçede mangal yapıyorken, telefonu kızın başına koymak en rahatlatıcı yöntem oluyor. Önceleri yanımda bebek telsizi taşımak ve priz bulmak zorunda kalırdım. Bebeğinizi uzun süre yalnız bırakmak istemiyorsanız bile bu programı normal bebek telsizi gibi de kullanabilirsiniz. Mesela bebeğiniz evde uyurken ekmek almaya veya üst komşuya gidebilirsiniz. Kısacası, ayfonun bu programı ile hareket alanı kazanmış oluyorsunuz.

    Özetle, bu programı pek çok defa kullandım ve hiçbir sorun yaşamadım. Programın sorunsuz çalıştığına kefilim :)

    Programın çalışma prensibini kısaca açıklamak gerekirse:

    Önce bebeğinizi uyutuyorsunuz. Sonra ayfonunuzu sessiz moduna getirip, bu programı etkinleştiriyor ve size sunduğu süre içerisinde odadan ayrılıyorsunuz. Bebek uyandığında, ya hareket ederek ya da konuşarak ses çıkaracaktır. Program sesi algıladığı anda hafızasına kaydetmiş olduğunuz diğer bir telefonu arıyor (bu telefon, herhangi bir telefon olabilir). Siz hem bebeğinizin ne yaptığını duyabiliyorsunuz, hem de gerekirse bebeğinizle konuşarak sakinleştirebiliyorsunuz. Hatta eğer aradığı telefon da bir ayfon ise görüntülü iletişim de kurulabiliyormuş. Onu denemedim, nasıl çalıştığını bilemiyorum. Ama sonuç olarak normal bebek telsizinin sınırının dışında, gönlünüzün istediği kadar uzağa gidebilirsiniz. Telefonunuz çektiği sürece bebeğinize ulaşabileceksiniz demektir.



    Ayrıca ayfon size bebeğin kaç dakika sessiz uyuduğunu, kaç saniye ses çıkardığını da kaydediyor:




    Biz kullanmadık ama küçük bebekler için anne kendi sesini de kaydedebiliyor. Kendi sesi ile ninni ya da masal kaydedebiliyor ve kendisi yanına gitmeden bebeğe bu ninniyi dinletebiliyor:


    Kısaca şu özellikleri kullanabiliyorsunuz:


    26 Ağustos 2012 Pazar

    Giysiler Bavula Nasıl Yerleştirilir?



    Sık seyahat ederim ve her seferinde bavulumun içine en fazla sayıda giysiyi, en az kırışacak şekilde yerleştirmeye çalışırım :) 

    Bunun için herkesin bildiği gibi tüm kıyafetlerimi tek tek kıvararak, rulo yapmak suretiyle bavuluma yerleştirirdim ama bir gün youtube'da dolaşırken farklı bir bavul hazırlama yöntemi gördüm ve en son yolculuğumuzda bu yöntemi denedim. Kesinlikle çok başarılı...

    Yukarıdaki bavulda bir haftalık Moskova seyahati için hazıladığım kıyafetlerin tuttuğu alan görülüyor. Ağustos ayında Moskova'da hava 22 derece ve yağmurlu görünüyordu. Bu nedenle hem kısa kollu, hem uzun kollu giyecekler, hem kısa hem de uzun pantolonlar ile yazlık hırka ve yağmurluk da aldım yanıma. Tüm bu saydığım giysiler, yukarıdaki giysi topunu oluşturdu. Giysilerin içinde durduğu bavulun boyutu ise kabin boyu, yani bu bavulu istesem yanımda kabine alabilirdim.

    İşte giysi topum yandan bu şekilde görünüyordu.

    Kızımın giysilerini de aynı şekilde paketledim. İkimizin giysileri tek bir kabin boy bagaja sığdı. Ayrıca 24 saati bu şekilde geçiren giysilerimizde tek bir kırışık bile yoktu. İşte bunlar da kızımın giysi topunun resimleri:


    Üstten görünüş

    Yandan görünüş

    Dönerken, giysilerimiz nasıl olsa kirli, uğraşmaya değmez diye düşünerek eski yöntemle hazırladığım bavul ağzına kadar tıka basa doldu, zor kapandı. Oysa en baştaki resimde de görüldüğü gibi bu şekilde toplayınca bavulda bir hayli yer artmıştı:


    Giysileri bu şekilde katlamanın tek dezavantajı: Giysi topunun arasından herhangi bir giysiyi alabilmeniz imkansız. Bunun için tüm topu bozmanız gerekiyor. Ama bizim gibi evden çıkıp doğrudan otele gidecekseniz ve benim gibi yanınızda sürekli yedek kıyafet bulundurma alışkanlığınız varsa, bu şekilde giysi katlayarak bavul yapma yöntemini denemenizi tavsiye ederim:

     


    Güncelleme: Yazımdan sonra bu yöntemini uygulayan bir annenin kullanmama izin verdiği bavul resmini de ekliyorum, kendisine tekrar teşekkür ederek:

    Bavulun içinde 1 yaşındaki bebeğinin 15, eşinin ve kendisinin ise 5'er takım kıyafeti varmış. Ve ayrıca etrafta da ıvır zıvır için yer kalmış.

    "Valize nasıl sığacağız derken şimdi boş yer bile kaldı." dedi kendisi :)

    6 Ağustos 2012 Pazartesi

    3 Yaşında Çocukla Kanyon Yürüyüşü Yapılabilir Mi? Saklıkent Kanyonu-Fethiye

    Kontes, babasının sırtında kanyona giriş yapıyor.


    Eğer bebeğinizi sırtınızda taşıyacak ekipmanınız varsa, gücünüz kuvvetiniz de yerindeyse, neden olmasın? :) Eylül-Ekim ayları, suların çekildiği aylar olduğundan, o aylarda çocukla gezmek çok daha rahat oluyormuş ama biz Temmuz ayında oradaydık. Yine de sorun yaşamadık.

    Kızım 34 aylık. Sırtımızda taşımak için ErgoBaby sling kullanıyoruz (Şu yazımda anlatmıştım: Tık Tık)

    Sular babamızın kalçasına kadar geliyor ama Kontes'e ulaşamıyor :)

    Saklıkent Kanyonu henüz 1980'li yıllarda keşfedilmiş. Fethiye ilçesi sınırları içerisinde kalıyor ama ilçe merkezine 40-50 km uzaklıkta, Kayadibi Köyü'nün yakınlarında bulunuyor. Toros dağlarının Fethiye bölgesinde Akdağlar diye bilinen ve 200 bin yıl önce meydana gelen bir çökmeden oluşmuş. Eşine az rastlanır bu doğa harikası, aynı zamanda bir milli park.

    Girişteki akıntılı bölgede, yamaca inşa edilmiş tahta bir yoldan geçmek gerekiyor.

    Su buz gibi ve akıntı da şiddetli, mevsimden mevsime şiddeti değişiyor elbette. Eğer şiddetli bir akıntıda yürüyorsanız ayağınızı yerden kaldırmadan, sürükleyerek ilerlerseniz suya karşı dengenizi korumanız daha kolay olur. Bu da benden bir ipucu olsun :)

    Tahta girişten sonra debisi yüksek bir kaynağı geçmek gerekiyor. En zorlu akıntı da bu bölgede zaten.




     Ayrıca kanyon boyunca zaman zaman şelaleler oluşuyor. Altlarına girmek de ayrı bir zevk :).


    Şelale olur da Kontes girmeden olur mu? :)

    Şelaleden geçip, geride kalanlara el sallıyoruz :)

    Çok etkileyici bir görüntüye sahip olan Kanyon, 17 km uzunluğu ile Türkiye'nin en uzun kanyonuymuş ve sonuna kadar gidildiğinde Kaputaş Plajı yakınlarına çıkmak mümkünmüş. Ama vadi içinde yürüyerek gidilebilecek mesafe sadece 3 km (geri dönüşünü de hesaplamayı unutmayın).

    O kadar yolu sırtımızda taşıyacak değildik, değil mi ama? :)
    Çağlayandan da geçen Kontes'te özgüven tavan yapıyor. Geri dönüş yolunun çoğunu kendisi yürüyerek geçiyor. Kendisini alkışlayanlara da özel "gösteri selamı"nı veriyor, reverans yapıyor :)

    Kayaların yükseklikleri yer yer 600 metreye çıkabiliyormuş.





    Giriş ücretli, Müze Kart geçmiyor; otoparkı ücretsiz. Eğer ilerilere doğru gitmeye niyetliyseniz belinize kadar suyun içine gireceğinizi ve çağlayanların altından geçeceğinizi hesap ederek, yanınıza para pul almayın ve fotoğraf makineleri için de arkadaşlarınızla yardımlaşmanız gerekeceğini unutmayın, kalabalık gitmeye çalışın ya da diğer insanlarla yardımlaşmakta çekingen davranmayın. Ayrıca kaygan olmayan bir ayakkabı ile mayo giymenizi ve yanınıza da yedek kıyafet ile havlu almanızı da tavsiye ederim.

    Kayaların kayganlığı belli oluyor sanırım...


    Yer yer kayalar gökyüzünü görmenizi engelleyecek şekilde darlaşıyor.

    Biz yapmadık ama Eşen Çayı üzerinde, küçük çocukla bile yapabileceğiniz sakinlikte rafting yapabilirsiniz. Ayrıca cip safariye katılıp, Karaçay ile Eşen Çayı'nın birleştiği noktada çamur banyosu da yapmanız mümkün.

    Kanyon girişinde, nehir üzerinde kurulmuş olan restoranlarda oturup o güzelliği doya doya seyretmenizi de tavsiye ederim. Yakınlardaki alabalık çiftliğinden gelen alabalıkları da deneyebilirsiniz. Ayrıca tesislerde yüzme havuzu da var.


    Vadi boyunca içinde yürüdüğümüz su sanırım 13 derece civarındaydı. Kaynaklara yakın noktalardaki sular ise çok daha soğuk, ayağınızı 2 saniye içinde tutamıyorsunuz, o derece :) İşte Kontes'in ayağını suya sokma girişiminin sonucu :)


    Çocuklara yönelik gün boyu çizgi film yayını yapan "nickjr." isimli bir televizyon kanalı var. Oradaki çizgi filmleri sevdiğimden zorda kalınca kızım oyalansın diye açıyorum. Orada çocuklara matematik öğretmeye çalışan bir Umi Zumi Takımı var. Her bölümde ayrı bir "macera" yaşıyorlar. Kızım da macera, macera deyip duruyor. Saklıkent'i gezdikten sonra hele şelalenin altından geçtikten sonra (kızım sesten korktuğu için biraz ağladı ama sonra kendisiyle çok gurur duydu), "İşte annem, macera bu; yemişim Umi Zumi Takımı'nı" dedim :)) Kızım da "Macera yaşadım" diye sevindi durdu. Bence insan kendi sınırlarını zorlamadan kendine ve dünyaya güven duyamıyor. Bu tip etkinliler çocuklardaki dünyaya, ailesine ve kendine güven duygusunu besliyor. 1 saatlik bir "macera" sonucunda bile çıplak gözle görülebilir bir etki bence bu :)