30 Eylül 2012 Pazar

Dalyan Gezisi 3 Yaşında Çocuk İçin Uygun Mudur?


Kesinlikle uygundur, hatta mükemmeldir :) Dalyan'a kızım da ben de bayıldık. Son derece keyifli bir hafta sonu geçirdik. En uygun zamanda tekrar gidip, gezemediğimiz yerleri de gezmeye niyetliyiz.


Nerede kaldık, ne yedik ne içtik, nereleri gördük kısaca ama bol resimli anlatayım:

Bir günümüzü İztuzu Plajı'nda geçirdik.  İztuzu Plajı'nda koruma bölgesi olması nedeniyle otel, motel, pansiyon gibi konaklama tesisleri yok; en yakın konaklama tesisleri 12 km uzaklıktaki Dalyan bölgesinde bulunuyor. İztuzu Kumsalı, Karetta Karetta kaplumbağalarının yumurtlama alanı. Bu nedenle kuma güneş şemsiyesi saplamak ve geceleri bu kumsalı kullanmak yasak. İztuzu Plajı yaklaşık 5 kilometre uzunluğunda ve iki ayrı ucunda, iki ayrı plaj var. Yukarıdaki haritada "Public Boat Station" yazan bölüme kanallardan geçen teknelerle gidiliyor ve burası Dalyanağazı Plajı olarak adlandırılıyor. Tekne turu ile o plaja giderken kaplumbağaları görmek ve hatta onlarla yüzmek de mümkün. Ama biz karayolu ile Sulungur Gölü etrafında dolaşarak, diğer uçtaki ikinci plaja yani İztuzu Plajı'na gittik. Her iki plajı da Dalyan belediyesi işletiyor ama Dalyanağazı Plajı'na gün boyunca kaplumbağa severler akın ettiğinden bazen orası E-5 kara yolu gibi kalabalık olabiliyormuş :) Bizim tercih ettiğimiz plaj ise sadece denize girmek isteyenlere hitap ediyordu. Okulların açılmış olduğu Eylül ayının şu son günlerinde son derece sessiz, sakin ve bakımlıydı. Otoparkı ücretli ama şezlong ve şemsiyeler ücretsiz; tuvaletleri temiz, duştan akan suyu sıcak. Kumsal zaten harika... Kumlar sanki ayağınızın altında halı varmış hissi veriyor. Şezlongları filan bırakıp doğrudan kumların üzerine yattık biz de diğer pek çok kişi gibi. Deniz sığ, epey bir mesafe 1 metreyi geçmiyor. En çok da kızım bayıldı elbette bu işe :) Manzara ise muhteşem...


Dalyanağazı resmin sol üstünde, yayın yukarı ucunda. İztuzu ise resmin altında, sağ tarafında da Sulungur Gölü var. Bu gölde de yüzülebiliyormuş.

Biz İztuzu Plajı'ndaydık...
O kuma dokunmadan, verdiği hissi anlatmak mümkün değil. Deniz de havuz gibi dalgasız ve sığ olduğundan, çocuklar için birebir.

Kumsalı akşam kaplumbağalar kullandığından kumsala akşam 18.00'dan sonra giriş yasak. Ayrıca Deniz Kaplumbağaları Araştırma, Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi de kumsalın bu tarafında, İztuzu Plajı'nın hemen arka tarafında.



Buradaki levhalardan öğrendiğim birkaç ilginç bilgiyi de paylaşayım:
Türkiye sahillerinde 2 tür deniz kaplumbağası varmış: Caretta Caretta (iribaş deniz kaplumbağası) ve Chelonia mydas (yeşil deniz kaplumbağası). Deniz kaplumbağaları, doğdukları kumsallara yuva yapmak için gelirlermiş. Caretta Caretta etçil, Chelonia mydas ise otçuldur. Bu nedenle Caretta caretta 200 metre derinlerde et ararken, otçul olan Chelonia mydas 20-50 metre derinliklerde ot aramaktaymış. Bu türler deniz altında ortalama olarak 15-25 dakika nefessiz durabilmekteymiş. Balık ağlarına, özellikle trollere takılarak ölen kaplumbağa sayısı son yıllarda artış göstermiş. Ama boğulan kaplumbağalar yakalandıktan sonra ters çevrilip, baş kısımları alçakta kalacak şekilde ıslak ortamda bekletilirlerse büyük çoğunluğu ayılmaktalarmış. En ilginci ise cinsiyetlerinin sıcaklığa göre değişiyor olması: Yüksek sıcaklıkta (32 derece) dişi, düşük sıcaklıkta (26 derece) erkek oluyorlarmış. Nisan ayında çiftleşiyor, 15 gün sonra yumurtlamaya başlıyor, 45-65 gün sonra da yumurtalardan yavrular çıkıyormuş. Her bir yumurta çukuruna 50-150 arası yumurta bırakıyorlarmış. Ancak her 100 yavrunun ancak 3-5 tanesi erginliğe ulaşabilmekteymiş. Cinsel erginliğe ise 25-30 yıl sonra ulaşabiliyorlarmış. Evimde beslediğim su kaplumbağamdan da biliyorum ki, kaplumbağaların dişleri yok ama testere gibi keskin ve çok güçlü bir çeneleri var. Yakaladıkları yengeç, balık gibi canlıların ağızlarından dışarıda kalan parçaları da diğer etobur canlılara besin oluyormuş. Deniz analarının de en büyük yiyicileri deniz kaplumbağalarıymış. Bu nedenle bazen denizdeki poşetleri de yedikleri için boğularak ölebilmekteymişler.



Denizden çıkar çıkmaz geldiğimiz yolu takip ederek Dalyan'a geri döndük. Şehir merkezine girmeden 2 km kadar önce, yol üstünde yan yana iki tane otel vardı. İçlerinden biri için tripadvisor'da 32 kişi olumlu oy kullanmıştı. Sadece 1 tane olumsuz oy vardı, o da "Burunları çok havada. Yandaki otelde ise çok konuksever insanlar var" diye yazmıştı. Tek bir olumsuz oyu önemsemedik, gitmeden telefon açtık. Oda-kahvaltı 100 TL dediler. Otele vardığımızda ise odanın fiyatı 140 TL'ye çıktı. 40 TL sorun değil ama yapılan harekete sinirlendik. Bir kere saat olmuş akşamın altısı, bu saatten sonra o oda boş kalacak belli ki. Boş bırakırım, yine de bu paraya vermem tavrı hoş değil. Ayrıca diyelim ki 140 TL yerine 100 TL alırsan gerçekten de zarar edeceksin. Bir kere hata yapmışsın, müşteriyi ayağına kadar getirtmişsin. Özür dilerim, hata olmuş, zarar da etsem bu fiyata veriyorum odayı desen artı puan kazanırsın. Neyse efendim, bu tavır hoşumuza gitmedi biz de olumsuz oy kullanan yorumcu gibi yan otele geçtik; sonra da kendilerine hayır dua ettik. Çünkü bu otele bayıldık. Bir dahaki gidişimizde yine orada kalırız herhalde. Burada da oda-kahvaltı 100 TL. Diğer otelden farklı olarak hamamı, spası filan yok. Buna karşılık manzarası, havuzu muhteşem. Çalışanları çok kibar, çok içten, çok misafirperver. Odalarını ve mimarisini çok beğendim. Kahvaltıda ev yapımı reçel bile vardı, daha ne olsun :) Kaldığımız otelin ismi: Bahaus


Kartpostal filan değil, ben cep telefonumla çektim :)



Bina ahşap ve odaları tertemizdi. Yalnız odada sabun vs yoktu. Neyse ki hazırlıklı dolaşırım. Çantamda bebe şampuanımız vardı da elimizi yıkarken bile onu kullandık :) Bir de ben otel odalarındaki resimleri çok önemserim. Bu odadaki resimlere de ayrıca bayıldım:





Otelin spor alanı, organik bahçesi, içinde kurbağaları olan, üstünde yusufçukların uçuştuğu minik bir göleti ve hemen göletin yanında da mangal hanesi ile kamp ateşi yakma yeri vardı:





İki küçük çocuk havuzu ve bir de büyük havuzu pırıl pırıldı. Bahçede ise ağaç gölgelerine asılmış (bu nokta benim için çok önemli bir ayrıntı) hamaklar vardı:



Akşam yemeğini otelde yemedik. Gerçi yorumlar otelin yemeklerinin de iyi olduğunu söylüyordu, ama biz Dalyan merkezi görmek istedik. Yemek yemek için ev yemekleri yapan bir restoranı tercih ettik: Hanımeli Ev Yemekleri. Dalyan merkezdeki sahil yolunun en başında, yani yüzünüzü kanallara döndüğünüzde sağ tarafta kalıyor. Domatesli şehriye çorbası, mantı, pilav köfte yedik. Pancar turşusu ile biber közleme ise ikram olarak geldi. Yemeklerin hepsi ev yapımıydı. İçtiğimiz ayran bile kutu ayran değildi. En önem verdiğim hususlardan biri: Mutfak, açık mutfaktı. Yemekleri yapan hanımefendi, biz oradayken turşu yapıyordu. Özellikle dikkat ettim, hazır turşu karışımlarından kullanmadı, kendisi tuzunu sirkesini kattı. Toplamda 30 TL hesap ödedik. Daha sonra sahilde yürüyüş yaparken diğer restoranların menülerine baktım da bir porsiyon şişe 30-40 milyon yazmışlardı. Üstelik lezzetli olmayacağına da adım kadar eminim. Oysa Hanımeli'nde yediğimiz yemeklerin hepsi, en kolay dediğimiz ama lezzetini tutturması zor olan şehriye çorbası bile çok lezzetliydi. Çıkarken teşekkür etmiştim ama olur da okursa tekrar ellerine sağlık demek isterim:


Akşam biraz sahilde turlayıp, ışıklandırılmış kral mezarlarını seyrediyoruz:


Ertesi sabah otelin havuzunda yüzdükten sonra otelden çıktık ve öğlen yemeğini şehir merkezinden daha da uzakta, otelden 1-2 kilometre ileride olan NarDanesi'nde yemeye karar verdik. Onu da bir önceki gün plaja giderken görüp beğenmiştik. Bizi yanıltmadı: Nar Danesi

İlk olarak bu levha sizi çekiyor zaten! :)




Doğal ürün satış rafı ve ilginç tavukları :)

Seyir terasının duvarlarındaki taşların arasından buz gibi sular akıyor. İzah etmesi zor, görmelisiniz :)

Hepsini sildik süpürdük, üstünüze afiyet; çok çok lezzetliydiler.

Bulgur köftesi

Güveçte ev yapımı yoğurt

Lorlu erişte

Ev yapımı sıcak ekmek, mmmhhhh...

Kızıma özel bir tabak hazırladım...

Öyle hızlı yedi ki...

Üzerine de nar suyu içti.

Açık mutfağın hastasıyım.

İçeride kimse yokken çektim ama orada, gözünüzün önünde hazırlıyorlar yemeği.


Narlı, portakallı ve inek-keçi sütü karışımı sade dondurma (dikkatinizi çekerim, vanilyalı değil)

Dondurmaları kendileri yapıyorlar ve anladığım kadarıyla çok da gurur duyuyorlar ki kesinlikle haklılar, çok çok çok lezzetliydi her biri ayrı ayrı....
Sonradan araştırınca gördüm ki bu mekana tek vurulan da biz değilmişiz:

Son olarak çamur banyosu yapmak için tekrar Dalyan merkeze gittik. Her gün saat 14.00'da Sultaniye Kaplıcaları'na tekne kalkıyor. Adam başı 25 TL ödemeniz gerekiyor. Biz 50 TL karşılığında tekne kiraladık. Zaten 2 kişiyiz, aynı fiyata geldi. Ama daha da güzel bir şey oldu: Emekli biyolog olan kaptanımız, bizim insan kalabalığından hoşlanmadığımızı anladı ve bizi Sultaniye Kaplıcaları'na gelmeden önce başka bir minik kaplıcaya götürdü. Yolda gördük ki gerçekten Sultaniye Kaplıcaları'na giden kanal da E-5 kara yoluna dönmüş, vızır vızır tekneler işliyor. Çamur banyosu yaptık, kısaca anlatayım: Kükürtlü su kaynaklarının oluşturduğu göletler var. Bu göletleri taşlarla 3 parçaya ayırmışlar. Bir parçadan çamuru alıp sıvanıyorsunuz. Sonra kurumayı bekliyorsunuz. Kuruduktan sonra orta havuza girip yıkanıyorsunuz. Son olarak kaynağın çıkış bölgesindeki havuzda keyif yapıyorsunuz. Kaynaklardan sıcak su akıyor. Üstelik kükürtlü olduklarından arada soda gibi köpürüyorlar. Tıpkı jakuzideymişsiniz gibi oluyor :) Çamurları aldığınız ilk havuzda minik minik balıklar var. Dikkat edince kaynağa yakın havuzlarda oluşmuş olan yosunları yediklerini fark ettim. Kızımla birlikte balıklara yosun atmaya başladık. Yosunları ilk ellediğimde canlı olduklarını sandım. Kıpır kıpır bir şeyler oldu. Hemen biyolog kaptanımıza sordum "Mercan gibi yarı bitki, yarı hayvan filan mı bunlar?" diye. Meğer sadece özümsedikleri kükürt yüzünden böyle soda gibi gaz salıyorlarmış. Ben de o kabarcıkları hareket zannetmişim. O yosunları koparmaya bayıldı kızım, mıncıklayıp durdu, balıklara attı, pek eğlendi :) Kızımı oradan ayırmak, suyun içinden çıkarmak çok zor oldu. Bir dahaki gidişte de yine çamur banyosu yapmak şart oldu. En son kızım burnuna kadar suyun içine gömülmüş, çıkmamak için direniyordu :)



Normal çamur banyosuna giriş 5 TL imiş. Burası ise dağın başı, giriş de ücretsiz :)

Çamur bayağı bildiğiniz oyun hamuru gibi...

Buraya pek fazla gelen olmadığından, bize özel havuz gibi oldu.



Kaptanımız 3 erkek kardeş olarak bu işi yaptıklarını, diğer erkek kardeşinin de 25 numara ile kayıtlı 25 kişilik teknesi olduğunu söyledi. "Yörükoğulları derseniz, bizi bulursunuz" dedi. Buradan ona da teşekkür etmek istiyorum. Çok dolu bir insandı, tanıştığımıza çok memnun olduk...

Burası ile ilgili söylemek istediğim son bir söz var: Kaplıcalar inanılmaz kötü kokuyor. Bunun çamurun kokusu olduğunu düşünenler varmış. Ama aslında çamur kokmuyor, su kokuyor. Kükürt sabunu ile yüzünüzü yıkadıysanız, hangi kokudan bahsettiğimi anlarsınız. Koku pislikten değil, kükürtten kaynaklanıyor ve suyun faydalı olmasının bir nedeni de bu kükürt... Teknelerde duş almak için su bulunduruluyor. Biz duş almak istemedik. Dalyan'dan eve kadar 3 saat o suyla durduk. İnanılmaz kötü koktu arabanın içi :) Evde sıcak su ile yıkandık hatta kızı köpüklü küvete yatırdık ama koku çıkmadı :) Yani dışarıdan duyulur gibi değil ama burnumuzu derimize yaslayınca kokuyu alıyoruz. Kaç gün daha kalır bu koku bilmiyorum ama gene gidip, gene o kükürtlü sıcak suda yatacağız biz arkadaş; çok sevdik ailecek :)

Dalyan'ın tek kötü tarafı sivrisinekler... O kadar sazlık bir alanda sivrisinek olmasa şaşardım zaten. Akşam dışarıda dolaşırken kızımın üzerine uzun kollu giydirdim, ayağına da bileklik taktım: BugsLock. Otel odamızın pencerelerinde sineklik vardı. Ama baktım geceleyin sivrisinekler sorti yapmaya başladı kulaklarımıza doğru, hemen yatağa lavanta yağı damlattım: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2012/06/sivrisinek-nasl-kovulur-sivrisinek.html Sonuç olarak kazasız belasız tamamladık gezimizi.

Bir dahaki gidişte Dalyan'da neler yapabiliriz bir bakalım:
  • Dalyanağazı Plajı'na gidebiliriz: Kooperatif tarafından düzenlenen tekne dolmuşlar sabah 09.30 da başlıyormuş, geri dönüş ise 13.00'dan 18.00'a kadarmış. Bu tekneler doldukça kalkıyorlarmış. Eğer Dalyan kanalı üzerindeki otellerde kalırsak, otel yönetimine istekte bulunarak bizi otele ait iskeleden almalarını isteyebiliyormuşuz. Dolmuş teknelerin biletleri gidiş dönüş olduklarından, dönüşte de göstermek için saklamamız ve kaybetmememiz gerekiyormuş. 
  • Antik Kaunos kentine gidebiliriz: Yunan-Roma tiyatrosu, Roma hamamı, kalesi, Bizans kilisesi, Athena Tapınağı vs
  • Delik Ada ve Ekincik Koyu:  Mavi Mağara'ya ve Semisce Koyu'na da uğranabilir. Şnorkel ve gözlük unutulmamalı.
  • Caretta Caretta ve Nil Kaplumbağaları izleme turlarına katılınabilir: Trionyx triunguis (Nil kaplumbağaları) dünya üzerinde sadece Dalyan, Mısır ve Güney Afrika'da yaşar.
  • Eskiköy: Kontes ata binecek yaşa geldiğinde, at binmeyi öğrenmeye gidilebilir. Ayrıca ata binmeyi bilmeyenler için de deneyimli biniciler eşliğinde düzenlenen at safariler varmış. Düşünülebilir :)
  • Leylekler izlenecek: Dalyan-Ortaca yolu üzerinde leyleklerin topluca yaşadıkları bir bölge var. Orada Leyley Lokantası'nın bahçesinde bile leylekler dolaşıyormuş. Mart-Ağustos arasında gidilirse, leylekler de ziyaret edilebilir. Dalyan'da toplam 154 kuş türü konaklamaktaymış.
  • 12 Ada Turu: Göcek'ten başlıyormuş.
  • Yuvarlakçay'da alabalık yenecek: İçilebilir bir kaynak olan bu çayın kenarında ve üstünde birçok lokanta varmış.
  • Dalaman Çayı'nda rafting yapılabilir.
  • Toparlar'daki küçük şelaleye gidilebilir.
  • Pazar'a gidilebilir: Muğla'da Perşembe, Ortaca'da Cuma, Dalyan'da Cumartesi ve Köyceğiz'de Pazartesi günleri pazar kuruluyormuş. 
  • Tekne ile balık avlamaya gidilebilir.
Gitmeden önce, Dalyan hakkında daha ayrıntılı bilgi için şu sayfalara bakmayı da unutmayalım:
http://www.dalyan.gen.tr/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dalyan,_Ortaca
http://dalyan.bel.tr/
http://www.dalyaninfo.com/

Ve dalyan hakkında harika bir makale için bkz. 
http://hakanoge.kesfetmekicinbak.com/makaleler/00122/

26 Eylül 2012 Çarşamba

Evde Ekmek En Kolay Nasıl Yapılır?



Hem her türlü gıdayı evde yapmak, hem de fazla uğraşmamak isteyen kötü bir yapım var :) Evde ekmek yapmanın en kolay yöntemini rahmetli Arman Kırım'ın bir yazısından öğrenmiştim. 2006 yılında Hürriyet Gazetesi'nde çıkan yazının sayfası hala durur. Yazıyı olduğu gibi ekliyorum bloga, ekmek tarifi de yazının en sonunda. Şimdiden afiyet olsun:

Not: Ben fotoğraf ekleyemedim ama bu yöntemi deneyip de yaptığı ekmeği paylaşan bir blogcu annenin sayfasındaki resimleri görmenizi tavsiye ederim  :)

http://minikasya.blogspot.com/2012/10/evde-kolay-ekmek-yapm.html

 
Ekmek yapmak çocuk oyuncağı

Aslında tam olarak öyle değil. Tersine, iyi ekmek yapmak oldukça ustalık isteyen bir şey.

O yüzden de evde amatörlerin yaptığı ekmeklerle profesyonel fırınlarda işin erbabının yaptıkları birbirlerine hiç benzemez. Ama bugün size anlatacağım bu çok yeni ve devrimci ekmek yapma tekniğini uygulayarak, iyi ustaların yaptığına yakın kalitede ekmeği evde pişirmeniz mümkün olacak. Üstelik herhangi bir hamur yoğurma işiyle de uğraşmayacaksınız. Hatta bu öyle bir teknik ki, sekiz yaşındaki çocuğunuz dahi kendi başına çok mükemmel lezzette ekmekler yapabilecek. Merak ediyor musunuz? O zaman buyurun 'yoğrulmadan' yapılan ev ekmeğine.

Bu gerçekten çok yenilikçi ekmek yapma tekniğiyle ilgili haberi iki hafta önce New York Times gazetesinde okudum. Gazete, 6 bin yıldan bu yana ekmek yapma tekniğindeki en önemli gelişme diye anlatıyordu bu yeni yöntemi. Gerçekten de, Mısırlıların icat ettiği 'mayalı' ekmek yapma tekniği tarih boyunca bir tek önemli ilerleme kaydetti. O da Pasteur'ün 1859'da ekmek mayasını standart olarak ticari şekilde üretme yöntemini geliştirmesiydi. Bunun haricinde ekmekle ilgili en önemli icat, Anglosakson dünyasında bir şaka kabul edilen dilimli tost ekmeğiydi! Ama New York'taki Sullivan Street Bakery isimli fırının sahibi Jim Lahey'in geliştirdiği ekmek yapma tekniği, ekmek konusundaki en önemli icatlardan birine dönüşmeye kesin aday.

Bu tekniğin en önemli özelliği, hamuru yoğurmadan ekmek yapmanıza olanak vermesi. Hatta belki de özellikle bu sebepten dolayı ekmek muhteşem oluyor. Yapılan şey inanılmaz basit. Hatta o kadar basit ki, bu tekniğin mucidi bu ekmeği dört yaşındaki çocukların bile yapabileceğini iddia ediyor. Ama kendi uygulamamdan çıkardığım sonuca göre dört yaş bu iş için biraz küçük: Bu ekmeği yapacak çocuğun en az 8-9 yaşında olması gerekir. İnanması zor ama gerçekten çocuk oyuncağı.

KURU MAYAYLA UZUN SÜRE MAYALA

Bu en son ve en yenilikçi ekmek pişirme işleminin en temel dayanak noktası, çok az miktarda 'instant' kuru maya kullanarak ekmeği çok uzun sürede mayalamak. Zaten bu normalden çok uzun süre mayalamaya bırakmak sayesindedir ki, ekmeği yoğurma ihtiyacı ortadan kalkıyor. Tekniğin ikinci ve çok önemli bir özelliği daha var ki, o da ekmek hamurunun çok sulu, yani oldukça 'cıvık' olarak hazırlanması. Eğer amatör olarak ekmek yapmış biriyseniz bilirsiniz, hamurun kulak memesinden biraz daha cıvık olması gerektiği yıllardır söylenegelmiştir. İşin aslında bu söylenti belli bir mantığa dayanır. Zira eğer hamur kulak memesine yakın bir kıvamda değilse, yani çok cıvıksa, elinize yapışacağı için bu hamuru yoğurmak pek mümkün olamaz.

Öte yandan hamurun yoğrulması, unun içinde bulunan 'glüten' isimli proteinlerin birbirlerine geçmesini sağlaması açısından çok önemlidir. Zira ekmeğin kabarmasının bir sebebi içindeki maya ise, ikinci ve çok önemli sebebi de hamurun içinde oluşan glüten örgüleridir. Bu protein örgüleri mayadan çıkan gaz kabarcıklarının sızmasını önleyip conta görevi gördüklerinden, ekmeğin kabarmasını sağlar. Aynı sebeple de ekmeğe o bildiğiniz elastik dokuyu verirler. Ama bu yeni tekniğimizde hamur hiç yoğrulmuyor. O zaman aklınıza şu sorular gelebilir: "Peki glüten oluşumu bu durumda nasıl gerçekleşecek, ekmeğimiz nasıl kabaracak ve elastikiyet sağlanacak?"

Gazete, meraklı olmayanlar için tırı vırı ama meraklısı için çok önemli bu soruları ünlü mutfak bilimci Harold McGee'ye soruyor ve şu yanıtı alıyor: "Su oranının yüksek olması ve aynı şekilde mayalanma süresinin uzun tutulması, glüten moleküllerini kendiliğinden bir araya getirip elastik bir örgü oluşturabilir." Kendisi de amatör bir ekmek yapımcısı olan McGee, uzun zamandır artık daha az yoğurma yaptığını, bunun yerine mayalanma süresini çok daha uzun tuttuğunu ve çok daha iyi sonuçlar aldığını da ekliyor. Zaten eski Mısırlılar da ekmeklerini 'çapa' ile karıştırıp hiç yoğurmazlarmış!

Bu mükemmel ekmek yapma tekniğinin bir üçüncü özelliği daha var ki, o da fırında kapağı kapalı bir kap içinde pişiriyor olmanız. Eğer siz de benim gibi evde ekmek pişirmeyi seven biriyseniz bilirsiniz: Evde yapılan ekmeklerin dış kabukları kalın ve sert olur. Bunu önlemek için profesyonel fırınlar buhar püskürtme cihazları kullanır. Ben de, örneğin bu amaçla fırına káse içinde bir tas su koymaktan tutun da, ekmek hamurunun üzerine bir bardak su boca ederek pişirmeye kadar pek çok nemlendirme yöntemini denedim. Ama hiçbir zaman profesyonel fırınların elde ettiği ince ve çıtır bir kabuk elde edemedim.

ALIN SİZE EVDE ÇITIR KABUK

Bu devrimci ekmek yapma tekniği bu sorunu da çözüyor. Bir kez hamurunuzun içinde zaten bol su var. İkincisi, bu sulu hamuru ilk yarım saat kapağı kapalı bir fırın kabı içinde pişirdiğiniz için, ekmeğin asıl pişme süresi oldukça buharlı bir ortamda geçiyor. Bu da zaten ekmeğin dış kabuğunu inceltmeyi sağlıyor. Daha sonra kapaksız pişirmeye devam ettiğiniz için de kabuk ince bir tabaka şeklinde çıtır çıtır kızarıyor. Sonuçta, tipik ev ekmeklerinin dokusunun tersine inanılmaz hafif, çok ince ama çıtır kabuklu, gayet elastik ve son derece lezzetli çok güzel bir ekmek elde ediyorsunuz.

İlk denememi bu hafta içinde özel karışım beyaz Sökeun'la yaptım. Dökme demir tencerede pişirdiğim ekmek gerçekten baştan çıkarıcı oldu. Kendime şekil vermeye çalıştığım şu günler için belki pek doğru bir iş değildi, ama bu kadar güzel bir ekmek deneyi için rejim kesinlikle biraz bekleyebilirmiş. İlk mayalanma için hamuru 12 saat beklettim. Ondan sonra iki saat daha mayalandırıp ekmeğimi pişirdim. Yalnız ilk mayalanma süresini 18 saat hatta 24 saat olarak tutarsanız, çok daha güzel sonuçlar alırsınız.

Şimdi bazılarınız diyebilir ki "Abicim, ekmek pişirmek için kim 18 saat bekler ki?" Hemen yanıtlayayım: Ben ve benim gibi yemek konusuna meraklı, yemek yemeyi tıkınmanın ötesinde bir zevk olarak gören ve üretme-yaratma fiillerinden tatmin alan araştırmacı ve deneyci ruhlu herkes. Zaten ayrıca burada yaptığınız da ne ki? Unu, suyu, mayayı ve tuzu kaşıkla iki dakika karıştırıp hızlı bir hamur elde etmek, sonra bu hamuru 18 saat bir kenara koyup unutmak. Bu da zor geliyorsa, dediğim gibi, bırakın bu işi sekiz yaşındaki çocuğunuz zevk alarak yapsın.

Haftaya kadar güzellikle kalın, hep yenilikçi, hep yaratıcı olun.

Yoğrulmayan ev ekmeği

Malzemeler
: 3 bardak beyaz un, biraz da üzerine serpmek için; 1/4 tatlı kaşığı 'instant' kuru maya; 1.5 tatlı kaşığı tuz; 1 bardak+1 bardağın 2/3'ü su; kepek veya mısır unu.

Yapılışı: (1) Büyük bir kásede 3 bardak unu, 'instant' kuru mayayı ve tuzu karıştırın. İçine 1 bardak+1 bardağın 2/3'ü suyu ilave edip kaşıkla biraz karıştırarak yapışkan bir hamur elde edin. Káseyi streç filmle kaplayıp, ılık bir odada 18 saat mayalanmaya bırakın.

(2) Hamur, üzeri nokta nokta kabarcıklı hale gelince hazır demektir. Mutfak tezgahınızın üzerini iyice unlayın. Hamuru kaşıkla sıyırarak unlu yüzeye aktarın. Hamurun üst kısmına da biraz un serpip 3-4 defa alt-üst edin. Streç filmi gevşek olarak üzerine örtün ve 15 dakika dinlenmeye bırakın.

(3) Hamurun tezgaha veya elinize yapışmasını önleyecek kadar ellerinizi unlayıp bu hamuru nazikçe hızla bir top şekline getirin. Şimdi bir bez peçetenin her tarafını bolca unlayıp hamurun katlı kısmını peçetenin üzerine gelecek şekilde hamuru peçeteye koyun. Üzerine bol un veya kepek ya da mısır unu serpin ve bir başka bez peçeteyi hamurun üzerine örtün. Yaklaşık 2 saat böylece bekletin. Bu süre sonunda hamur hacminin iki misli kabarmış olacaktır.

(4) Hamur hazır olmadan yarım saat önce fırınınızı 210 derece ısıya ayarlayıp çalıştırın ve fırının içine kapaklı boş bir tencere koyun. Bu tencere dökme demir, Pyrex, Borcam, emaye veya güveç olabilir. Hamur hazır olduğunda fırında iyice ısınmış olan kabı dikkatle dışarı alın. Elinizi bez peçetenin altına sokup hamuru kaldırın ve hamuru doğrudan sıcak tencerenin içine aktarın. Ortalık biraz batabilir, ama aldırmayın; sonuç çok güzel olacak. Tencereyi bezle iki yanından tutarak biraz sallayıp hamurun yerleşmesini sağlayın.

(5) Kapağını kapayıp fırında 30 dakika pişirin. Sonra, kapağı çıkarıp 15 ila 30 dakika daha, ekmek güzelce kızarana dek pişirin. Soğutma rafı üzerine aktarın. Sıcakken çıtır çıtır afiyetle yerken beni anın.

Not: Kepekli unla yapacaksanız, önce beyaz unla deneyip ustalık kazanmalısınız.

21 Eylül 2012 Cuma

Eylül'ün 3. Haftası Pazarda Neler Var? Sütlaç Tarifi


Sebze ve meyve alışverişimi yıllardır pazardan yapardım. Artık Akdeniz'e taşındım, manavdan da alışveriş yapsam fark etmiyor, orada da pazardaki ürünü bulabiliyorum :) Ama hala pazara gidiyorum, çünkü hem pazarın havası başka, hem orada peynirli-tereyağlı bazlamamı yiyebiliyorum, hem de köylülerin kapı önlerinden topladıkları ve normalde manavlarda satılmayan meyve ve otları bulabiliyorum.



Bakalım bu hafta evimizde neler var:
  1. Kırmızı kapya biber
  2. Pırasa
  3. Taze barbunya
  4. Yufka
  5. Tarla Domatesi-Salatalık
  6. Erik-Üzüm-Elma-Armut-Kavun-Karpuz-İncir
  7. Maydanoz 
  8. Çiğ süt

Demek ki evimizde bu hafta ne pişecekmiş?! :)
  1. Etli dolma: Kızım artık dolmanın biberini de keyifli yiyor ama yazın dolmaları kırmızı biberden yapmayı tercih ediyorum. Kırmızı biberin tatlımsı bir tadı var, ailecek dolmaya yakıştırıyoruz.
  2. Pırasa kavurma: Zor günlerin kurtarıcısı. Denizden eve gelip de acilen yemek yapmam gereken zamanlarda hemen pırasa kavurması yapıyorum. Yanında yoğurtla bir öğün oluyor.
  3. Pırasalı börek: Pazardan taze yufka alınca, pırasalı börek yapmadan olmaz.
  4. Barbunya pilaki: Zeytinyağlı barbunyaya bayılırım. Taze barbunya sanırım bitmek üzere. Bir kilo kadar ayıklayıp buzluğa atacağım.
  5. Tarla domatesi: Bizim pazarda hâlâ var. Bir miktar domates konservesi yaptım. Bu hafta da menemenlik konserve yapmak niyetindeyim.
  6. İncir: Bizim burada incirin bin bir çeşidi var. Köylülerin topladıkları iri bilye boyutlarındakileri çerez gibi yemeye bayılıyorum. Siyah incir ise bal gibi. Frenk incirini bilir misiniz? Ben buraya gelince öğrendim. Kaktüsün meyvesi aslında, ama incir deniyormuş. Bu yaz başlıca tatlımız incir, bal gibiler yahu!
  7. Elma: Bütün yaz yememiştik. Artık yavaş yavaş yemeye başladık.
  8. Armutlu kek: Ne kadar lezzetli oluyormuş meğerse? Geçen hafta yumuşayan armutları değerlendirmek için yaptım, bayıldım. Bu hafta yine armut aldım, umarım yumuşamaya vakti kalır :)
  9. Çoban salata: Yeşillik almıyorum artık pek. Çünkü salata olarak kuru soğan, domates, salatalık, biraz maydanoz üzerine nar ekşisi ve zeytinyağı koyup yiyoruz. Zaten kızım bazen salatayla öğün yapıyor :)
  10. Sütlaç: Artık çiğ süt alıyorum. Köylü bir amca sokağımın başına getiriyor haftada iki gün. Üzerinde iki parmak yağı oluyor. Kaymağını kahvaltıda balla yiyoruz (üstünüze afiyet). Sütüyle de sütlaç yapacağım bu hafta. Kızım tadına bayılıyor. Kısa bir sütlaç yapımı önerisi de vereyim:
  • Sütlü tatlı yaparken olabildiğince nişasta kullanmayın, acı bir tat veriyor. Pirinç unu da kullanabilirsiniz ama en iyisi buğday unudur.
  • Nişasta kullanmamak için nişastası bol bir pirinç tercih edin. Osmancık pirincinin nişastası boldur mesela.
  • Mümkünse çiğ süt, mümkün değilse tam yağlı süt kullanın. Süt ne kadar kaymaklıysa (yağlı yani) sütlaç o kadar lezzetli olur.
  • Sütlaç uzun sürede pişmeli ki böylece sütün suyu buharlaşsın ve süt katılaşsın; ayrıca süt, un ve pirinç iyice özdeşleşsin. Bu nedenle ben pirinci önceden haşlamam, çiğden koyarım, pirinçler sütün içinde pişerler.
  • Sütlaç pişirirken mümkün mertebe ocağın başından ayrılmadan sürekli karıştırmak gereklidir. 
  • Kaselere boşaltırken tencerenin altı kapatılmamalı ki pirinçler dibe çökmesin, kaselere eşit oranda dağılsın.

Gelelim sütlaç (sütlü aş) tarifine (hepsi göz kararı, damak tadı)
- Süt
- Pirinç
- Toz şeker
- Un

  • Tencereye, soğuk sütü koyun.
  • Üstüne pirinci YIKAMADAN koyun. Pirincin miktarı damak tadına göre değişir. Kimi az pirinçli sever, kimi çok. Ben 1 litre süte 1 küçük çay bardağı kadar pirinç koyuyorum.
  • Sürekli karıştırarak kaynatın. 20 dakika kadar kaynasın ki pirinçler yumuşasın.
  • Unu ekleyin. Unun miktarını da göz kararı ayarlıyorum. Önce biraz ekleyip bekliyorum, yeterli bulmazsam biraz daha ekliyorum. Ama aşağı yukarı 1 litre süte 1 yemek kaşığı un iyi geliyor.
  • Çırpıcı ile çırparak karıştırırsanız topaklanmaz. Topaklanmadan ekleyemiyorsanız biraz soğuk sütün içinde unu ezip, yavaş yavaş dökün tencereye. Bir 20 dakika daha kaynatın, karıştırmayı unutmayın.
  • Pirinçler iyice yumuşayınca, en son aşamada şekeri ekleyin. Şekeri ekledikçe sütün tadına bakın, damak tadına göre değişir şeker miktarı ama ben 1 litre süte 1 çay bardağı kadar şeker koyuyorum. Şeker içine girdiği yemeği biraz sulandırır, kıvamını kontrol edin. 
  • Kıvam kontrolü için bir çay kaşığı sütlacı alıp, cam bir çay tabağına dökün. Bir iki dakika sonra tabağı eğin, eğer soğumuş sütlaç akmadan duruyorsa bu iş bitmiş demektir.
  • Tencerenin altını KAPATMADAN, kepçeyle kaselere aktarın.  
  • Kaseler soğuyana kadar tezgahta beklesin, sonra buzdolabına geçirin. Buzdolabında üstü açık bekletirseniz, süt dolaptaki bütün kokuları emer. Bu nedenle mümkün mertebe ağzı kapalı kaseler kullanın.
  • Yerken kan şekerinizin aniden yükselmesini istemiyorsanız (hem pirinç, hem de şeker çifte tehlike; her ikisinin de glisemik indeksi çok yüksek), yerken üzerine bol bol tarçın serpin.
Afiyet şeker olsun :)

13 Eylül 2012 Perşembe

Çocuktan Sonra Annenin Günlük Düzeni Nasıl Olmalı?




Kızım doğmadan önce çok basit bir hayatım vardı oysa kızım doğduktan sonra bir anda tüm sorumluluklarım birbirine girmeye başladı. Anladım ki ciddi bir günlük düzen oturtmam gerekiyor. Epey zorlandım ama sonuçta şöyle bir düzen oturttum:


Sabahları:
  • Üstümü başımı giyiniyorum: Babaannemden kalma alışkanlık, asla pijamalarımla dolaşamam.
  • Banyoya gidiyorum: Yüzümü yıkıyorum, saçlarımı tarıyorum ve topluyorum (açık saçla duramam, annemin hediyesi), gül suyumu ve karbonatımı sürüyorum.
  • Çamaşır makinesini çalıştırıyorum: Akşamdan çalıştırmışsam, boşaltıyorum.
  • Bir süre kızımla oynuyorum: Sabah kalkar kalkmaz oynamazsak asabiyet yaratıyor :)
  • Yatakları topluyorum.
  •  Mutfağa gidiyorum: Bulaşık makinesini boşaltıyorum (kesin akşamdan çalıştırmışımdır) ve kahvaltıyı hazırlıyorum.
  • Kahvaltı ediyoruz, bulaşık makinesini yerleştiriyorum.
  • Tekrar banyoya gidiyorum: Dişlerimi fırçalayıp gerekiyorsa lavaboyu ve aynayı temizliyorum.
  • Hızlıca etrafı toparlıyorum: En fazla yarım saat.
  • Evdeysem öğlen yemeğini hazırlıyorum: Eğer evde olmayacaksam yemeği Sinbo'ya atıyor, yemeği pişirmeyi de ona bırakıyorum. O olmasa, bu kadar rahat gezemezdim sanırım.

Günün bundan sonrası bana ait, ya kızımla oyun oynuyoruz ya da dışarı çıkıyoruz.


Akşamları:
  • Kızım yattıktan sonra salonu toparlıyorum.
  • Mutfağı toparlayıp, mutfak tezgahını siliyorum.
  • Ertesi günü organize ediyorum: İşe gideceksem iş kıyafetlerimi ve çantamı hazırlıyorum. Evdeysem dışarı çıkarken yanıma alacağım çantayı (genellikle kızımın eşyaları oluyor içinde, ayrıca küçük bir cüzdan ve telefon) ve kızımla sabah uyandıktan hemen sonra oynayacağımız oyunu hazırlıyorum.
  • Ertesi gün yapmam gerekenleri planlıyorum: İşim varsa, işimle ilgili plan yapıyorum. İşim yoksa ertesi günün yemeğini ve aktivitesini planlıyorum.
  • Banyoya gidiyorum: Dişlerimi fırçalıyorum, saçlarımı tarıyorum, gül suyumu sürüyorum.
  • Uykum varsa erkenden uyuyorum. Uykum yoksa sabah ezanına kadar kendime zaman ayırıyorum: Çalışıyorum, blog yazıyorum, internette sörf yapıyorum ya da kitap okuyorum.

Uyku:  

Uyku düzeni konusunda insanlar ikiye ayrılırmış. Sabah erken uyanmayı sevenler (tarla kuşları) ve tüm enerjisi öğleden sonra yükselmeye başlayıp, geceleri yaşamayı sevenler (baykuşlar). Gerçi bir tarla kuşu olan eşim bana inanmıyor ama gerçekten doğru bunlar: 
http://en.wikipedia.org/wiki/Night_owl_%28person%29
Avrupa'da mesai saatlerinin kendilerine göre ayarlanmasını talep eden baykuşlar bile var :) Ben şanslıyım ki işim okumak ve yazmak üzerine olduğundan, gece çalışabiliyorum. O saatlerde etraf sessizken okuyup yazmanın keyfi başka oluyor ve sabahları 1 sayfa yazdığım zaman diliminde geceleri 2-3 katını yapabiliyorum.

Eğer ertesi gün, gündüz yapmam gereken bir işim yoksa ve gündüz vakti beynimi zorlayacağım bir iş yapmayacaksam, 3-4 saatlik uyku bana yetiyor. Fiziki yorgunluk uyku süremi uzatmıyor.

2-3 gün arka arkaya 4 saat uyku ile yetinebiliyorum. Ama sonra ya öğlen ya da akşam kızımla beraber yatıyorum ve böylece 11-12 saat uyuyabiliyorum. 

Sabahları 8- 9'dan önce uyanınca biraz zorlanıyorum. Neyse ki kızım bana ayak uydurdu da gündüz uykumu alabiliyorum, beraber 8.30'a kadar uyuyoruz. Eşim de kahvaltı etmek için beni uyandırmaz, sessiz sessiz hazırlanıp çıkar evden sabah işe giderken. Ona da anlayışı için teşekkürlerimi iletiyorum :)

    6 Eylül 2012 Perşembe

    Eş Seçerken Neye Dikkat Edilmeli? Çocuklarıma Öğütler-II

    Bu blog, benden kızıma bir hatıra olarak kalacaksa, yolun yarısına gelmek üzere olduğum şu yaşımda, bir iki tavsiye verebilirim diye düşündüm.

    Kızıma ilk tavsiyem eşini ve işini deli gibi sevmesidir.

    İş seçmek kolay ama eş nasıl seçilir?

    Yukarıdaki cümlenin çevirisini şöyle yapmaya çalışayım: 

    Öyle biri ile evlen ki tıpatıp ona benzeyen bir çocuğun olduğunda gurur duyabilesin.

    4 Eylül 2012 Salı

    Verimli Bir Ömrün Sırrı Nedir? Çocuklarıma Öğütler-I



    Bu hayatta öğrendiğim bir şey varsa o da eşini ve işini seven kişinin verimli bir ömür sürebileceğidir. Huzurun ve mutluluğun sırrı bence burada:

    Aşık olarak evlen ve aşık olduğun işi yap.