1 Temmuz 2013 Pazartesi

Çocukla Gemi Turu Yapılır Mı?

ETS Tur'a ait, Yunan bir armatörden satın alınmış olan
Aegean Paradise gemisi

Yapılırmış, hatta çok da keyifli bir tatil olurmuş; denedik gördük :)

Yıllık tatilimiz için ETS Tur'un Yunan Adaları Turu'nu aldık. 4 gece, 5 gün süren bu tur İzmir Çeşme çıkışlı. Önce Rodos Adası'na uğruyor, akabinde bir gece Mikonos Adası limanında konaklıyor ve daha sonra Santorini Adası'na uğrayıp tekrar İzmir (Çeşme) limanına geri dönüyor.
 
 
 
Çeşme Limanı'ndan pasaport kontrolü yapıldıktan sonra saat 14.00'dan itibaren gemiye giriş yapılabiliyor. Çeşme'de tüm otoparklar ücretsiz. Ancak Liman'a en yakın otoparkın günlük 15 TL ücreti var. Bu nedenle gemi yolcularının hemen hepsi arabalarını geminin kalktığı yerin karşısındaki yolun üstüne park etmişlerdi.
 
Pasaport kontrolünden geçerken bavullarımızı teslim aldılar. Kontrolden sonra gümrüksüz malların satıldığı "duty-free" mağazası vardı. Gemi personeli soğuk su ve meyve suyu servisi yapıyordu. Gemi girişinde pasaportlarımızı gemi personeline teslim edip, karşılığında o anda çekilen fotoğrafımızın basıldığı bir gemi kartı aldık. İltica olasılığını önlemek için yapılıyormuş.
 
Gemiye girdiğimiz andan itibaren hareket başladı. Gemi içinde sürekli bir aktivite vardı. Ama gemi büyük olduğundan sakin, sessiz bir yer bulabilmek de her zaman mümkün neyse ki... Bizim aldığımız turda saat 14.00-16.00 arası 7. kat olan en üst, üstü açık katta; küçük yüzme havuzunun yanındaki "pool bar"da Latin Müzik vardı. Bilahare Samba dansçılarının akabinde dansözün çıkması ile gösteri sonlandı :) Gemi personelinin içinde Türkiye uyruklu olanlar çok az. Toplamda 400 küsur personel varmış. Hemen hemen her 2 yolcuya 1 personel düşüyor. Dansçılar ve diğer bazı personel Rus, hizmet görevleri alan personelin ise uyruklarını tam anlayamadım, ama son derece kibar ve sevecen insanlardı. Personelle İngilizce anlaşmak zorunda kaldık.
 
Keman çalan genç kadına hayran hayran bakan Kontes :)
 
 
Saat 16.00'da acil durum tatbikatı yapıldı. Can yelekleri ile tüm yolcuların bu tatbikata katılması zorunluymuş. Ama bizim odamıza kızım için can yeleği bırakılmamıştı. Birçok defa hatırlatıp talep etmemize rağmen, kızım için can yeleği temin edilmedi.
 
Can yelekleri ile yapılan tatbikat görülüyor. Evet, gemide Casino da vardı.
 
Yukarıdaki resimde görülen yer 3. kattaki Lobi. Gemi seyire başlayınca, burada da Türkçe müzik yapan bir grup çalmaya başladı. Yemeklerin yenildiği restoran ve turlara katılmak veya gösterileri izlemek için toplanılan "Show lounge" da bu katta. 4 üncü, 5 inci ve 6 ncı katlarda kamaralar var. 7. katın bir bölümü kapalı, diğer bölümünün üstü açık. Üstü kapalı bölümde küçük bir spor salonu var. Üstü açık bölümde ise hem masalar var, etrafı camla çevrili olduğundan oturup denizi izlemek mümkün; hem de küçük bir yüzme havuzu var. Yüzme havuzunun bulunduğu bölgeden 8. kata çıkılabiliyor. Bu en son yarım katın her tarafı açık ve bu katta hiçbir şey yok, koşu yapma alanı var ki Kontes epey bir turladı orayı :).
 
 
 
Çocuğumuz olduğundan biz 4 üncü katta kalmayı tercih ettik. Böylece asansör kullanmaya gerek olmadan yemeğe rahatlıkla inip çıkabiliyorduk. 2. katta bilgisayarların da bulunduğu bir kütüphane vardı. Buradan oyun almak da mümkündü. Tavla, satranç, oyun kartları ya da Monopoly gibi kart oyunları vardı. Gemiye giriş çıkışların yapıldığı en alt katta ise çocuk oyun odası (sadece akşam belirli saatlerde, bazı günler açılıyordu), Fin hamamı, Spa ve Doktor vardı. 5 günün sonunda 4. katın iyi bir tercih olduğunu söyleyebilirim.
 
Gemiye bindikten sonra 18.30'da bir bilgilendirme toplantısı yaptılar. Bu toplantıda tur programını, uğranılacak limanları, adalarda gezilmesi gereken yerleri ve ETS'nin yaptığı kara turları hakkında bilgi verdiler. Kısa sürmesine rağmen oldukça toparlayıcı bir toplantıydı. Bir de her akşam odamıza Gemi Bülteni bırakılıyordu. Seyir ile ilgili her detay yazıyordu bu bültenlerde: Kaçta nerede olacağız, ulaşım nasıl olacak, gemide saat kaçta hangi aktiviteler var vs. Bu bültenlerden çok yararlandım.
 
Rodos'a doğru hareket edilen ilk günün akşamında canlı Türkçe müzik, ödüllü Bingo oyunu, dans şovu, canlı piyano keman konseri ve en son saat 23.00'da herkesin beyaz giyindiği Latin Parti vardı. Bir dakika boş değil yahu :)
 
Odalar küçük ama konforluydu:
 
Sol tarafta görünen koltuk da açılıp kızım için yatak oldu.

 
Fotoğraflamayı unutmuşum ama geride kalan bir duvarda
4 kapılı gardrop vardı.


Klozetin karşısında bir de perde ile ayrılmış duşakabin vardı.
 
4. katta camdan görünen manzara şuydu:
 
Ama genellikle gece yolculuk ettiğimizden bu manzaraya hemen hiç bakmadık.
Yemek salonunun uç kısmındaki camlı bölgede
yemek yerken seyrettik denizi en çok...
 
Odaların tek kötü tarafı şuydu: Herhalde geminin hızını kesmemesi için oda camları açılmıyordu. O nedenle sürekli klima çalıştırmak gerekiyordu. Gece boyu klima açık yatınca hepimizin boğazı kuruyordu. En sonunda kızım da, ben de mikrop kaptık; ikimiz de hala öksürüp duruyoruz. Bir de gemi ile ilgili zorunlu bir olumsuzluk: Sürekli anonslar yapılıyordu. Kızım artık öğlen uykusu uyumuyor ama eğer uyuyor olsaydı ve anonslar yüzünden uyansaydı, epey sinirlenirdim herhalde :)
 
Bir de cam açılmadığından havlular kurumuyordu. Günde 2 defa havlu değiştiriyorlar. Ama denize girerken kullandığımız havluları odada kurutmak gerekti. Neyse ki yanıma sadece peştamal ve Decathlon mağazasından aldığımız mikrofiber havluları almıştım. Mikrofiber havlular, peştamallardan bile çabuk kurudular. Islak mayo üzerine giydiğimiz pamuklu giysiler de çok geç kurudular. Giysileri kurutmak isterken, cam da açılmadığından odanın içerisi bayağı nemli oldu. Arada kapı açık oturarak odayı havalandırmam gerekti.
 
Kızım odada çok rahat uyudu, çünkü hem klimadan dolayı serindi hem de gemi geceleri yol aldığından sürekli hafif bir motor titreşimi oluyordu. Hem sanırım gün içinde de çok yorulduğundan, gemide geçirdiği gecelerde sorunsuz ve deliksiz uyudu.
 
Gündüzleri çok az zamanı gemide geçirdik. O zaman diliminde de ya  yemekteydik, ya canlı müzik dinliyorduk ya da mini diskodaydık :) Odada geçirdiğimiz zamanda ise ya yanımızda getirdiğimiz çocuk kitaplarını okuduk ya da minik bebeklerin üstünü giydirmece oynadık. Ayrıca kızım camdan dışarı hem denize, hem adalara hem de camın önündeki yan balkonda dolaşan insanlara bakmayı çok sevdi:
 

 
 
Çocuklar için yapılan aktiviteler ve saatleri de şöyleydi (biz 9'dan sonrakilere katılamadık):
 
 
Gemide çok çocuklu aile vardı. İki çocuklu aileler de vardı. Bunun yanı sıra çocuk bakıcıları ile gelmiş aileler de vardı ve hatta bir ailenin iki çocuğuna iki farklı Filipinli bakıcı bakıyordu. İlk gece mini diskoda tek "anne" bendim, geri kalan yetişkinler çocuk bakıcısıydı :) Neyse ki ilerleyen günlerde diğer çocuklar anneleri ile geldiler. Anneanne veya babaanneyi yanlarında getiren aileler de çoktu.
 
Sonuç olarak biz memnun kaldık. Kızım keyifle anlatıyor gezi anılarını. Gene gidelim mi diyor. Demek ki o da memnun kalmış.
 
 
Kontes ve bavulu :)
 

14 Haziran 2013 Cuma

Çocuğun Sorunlarına Kendisinin Çözüm Bulması Nasıl Sağlanır? Forum Tiyatrosu



Kızım sözel oyunlara daha meraklı. Tüm günü elinde kitaplar, kitap okuma numarası yapıp kendi kendine hikaye anlatarak ya da kuklalarını oynatarak geçiriyor. Biz yetişirken, bize söylenen hep şu oldu: "Matematiğin mi zayıf? O zaman matematik dersi almalısın, zayıf yanını güçlendirmelisin.". Oysa bence tam tersi söylenmeliydi: "Edebiyatın mı güçlü? O zaman edebiyat dersi almalısın ve güçlü yanını daha da ortaya çıkarmalısın!". Ben de kızımın zayıf yönlerini yok etmeye çalışmıyorum. Ama güçlü yönlerine yönelik oyunlar oynayarak, onu daha da şevklendirmeye çalışıyorum. Bu nedenle teatral oyunlara ağırlık veriyorum. Zaten ben başka bir şey oynamak istesem de konu dönüyor dolaşıyor gene hikayelere, dramalara varıyor. Misal, eğer hamurla oynuyorsak bir süre sonra hamurdan yaptığımız balıkları birbirleri ile konuşturmaya başlıyor kızım :) Umarım ileride iyi bir edebiyatçı ya da senarist olur...

Yukarıda kapağı görünen kitabı da bu nedenle okumaya başladım. Aşağıda anlatacağım Forum Tiyatrosu çok ama çok ilgimi çekti. Kızım, şu an bu tür bir tiyatro oyunu için çok küçük. Ama ileride kendi sorunlarının çözümünü kendisinin bulabilmesini bu tür oyunlar yardımıyla sağlayabileceğime inanıyorum. Malum tiyatro insana hem kendi zayıf yönlerini gösterir, hem kişinin yabancısı olduğu insanlık halleri ile tanışmasını sağlar hem de insanı düşünmeye zorlar. Ama alıştığımız tür klasik tiyatro didaktiktir. Oysa Forum Tiyatrosu'nda seyirciler de oyuna katılıyorlar, kendi performansları ile oyunun gidişatını değiştiriyorlar ve sonuçta yapmaları gereken doğru hareketler silsilesini buluyorlar. Yani eylem halinde düşünüyorlar! Bence muhteşem. 

Ülkemizde halihazırda Forum Tiyatrosu oynanmıyor sanıyorum. Ama Forum Tiyatrosu'na oldukça yakın, interaktif bir oyun olan "Mi Minör" şu sıra çok gündemde. Meltem Arıkan'ın yazdığı ve Mehmet Ali Alabora'nın oynadığı bu oyunu "Ustream" üzerinden izlemek ve hatta oyuna katılmak da mümkün. 

Tam anlamıyla oyuncuların yerine seyirci-oyuncuların geçtiği Forum Tiyatrosu örneklerini de ülkemizde görmeyi çok isterim.

Şimdi kitabın Forum Tiyatrosu ile ilgili bölümünden bir kesit aktarıyorum:

Forum Tiyatrosu, seyircilerin oyunun gidişine yön verdiği bir oyun türüdür. Oyuna dahil olan seyirciye, seyirci-oyuncu denilmektedir.

Dramaturji
  • Metin her karakterin doğasını açıkça ortaya koymalı, hepsini kesin olarak tanımlamalıdır ki seyirci-oyuncular kolayca her birinin ideolojisini tanıyabilsin.
  • Baş kahraman tarafından ileri sürülen orijinal çözümler forum aşamasında tahlil edilecek en azından bir tane politik veya sosyal hata içermelidir. Bu hatalar, iyi tanımlanmış durumlar içinde dikkatle prova edilmeli ve açıkça aktarılmalıdır. Çünkü Forum Tiyatrosu ne propaganda tiyatrosu, ne de eski didaktik tiyatrodur. Hepimizin, bizlerin, oyuncuların ve seyircilerin birlikte öğrenmemiz anlamında pedagojiktir. Oyun – ya da model-  bir hatayı, bir yanlışı göstermelidir ki seyirci-oyuncuları, yeni çözümler bulmaya ve baskıya karşı koymanın yollarını keşfetmeye kışkırtabilsin. Biz iyi sorular ortaya atıyoruz ve seyircilerin de iyi cevaplar sunmasını bekliyoruz.
  • Amaç somut durumları (tiyatro ortamında) tartışmak olduğu sürece piyes “gerçeküstü” veya “akıldışı” olanlar dışında (gerçekçi, sembolist, dışavurumcu vb) her janrdan seçilebilir, tarz önemli değildir.

Sahneleme
  • Oyuncuların, üstlendikleri rollerin ideolojilerini, işlerini, sosyal işlevlerini, mesleklerini vs rahatça gösterebilmek için fiziksel oyunculuk tarzları olmalıdır. Karakterlerin evriminde bir mantık dizgesinin olması ve bir şeyler yapıyor olmaları önemlidir. Aksi takdirde seyirciler yerlerinde oturup forumu tiyatrosuz yapma eğiliminde olacaklardır – bir radyo forumu gibi sadece sözle (hareketsiz).
  • Her gösteri, kendi özel konusu için en uygun ifadeyi bulmalıdır: bu ya halkın genel eğilimleri ve rızasıyla ya da sunum veya ön araştırma sırasında bulunmalıdır.
  •  Her karakter “görsel” olarak öyle sunulmalıdır ki konuşma metinlerinden bağımsız olarak tanınabilir olsunlar; kostümler de seyirci-oyuncular tarafından telaşa kapılmadan, kolaylıkla giyilip çıkartılabilecek şekilde olmalıdır.

Gösteri oyunu
Gösteri, oyuncu ve seyirci-oyuncular arasında oynanan sanatsal ve entelektüel bir oyundur.
  • Başlangıç olarak gösteri geleneksel bir oyunmuş gibi oynanır. Dünyanın belirli bir imgesi sunulur.
  • Seyirci-oyunculara, başkahraman tarafından geliştirilen çözümlere katılıp katılmadıkları sorulur; büyük bir olasılıkla hayır diyeceklerdir. Daha sonra seyircilere oyunun ilk seferinde oynananla tamamen aynı biçimde ikinci kez oynanacağı söylenir. Oyuncular, piyesi tekrar aynı sona ulaştırmaya çalışacaklar, seyirciler de geçerli ve olası yeni çözümler olduğunu göstererek bu sonu değiştirmeye çalışacaklardır. Bir başka deyişle oyuncular belirli bir dünya görüşünü savunacaklar ve dünyanın olduğu gibi kalması ve olayların eskisi gibi devam etmesini garanti altına almak isteyeceklerdir… Ta ki bir seyirci-oyuncu müdahale edip var olan dünya görüşünü, var olması gerekenle değiştirene kadar. Seyirci-oyuncular arasında belirli oranda gerginlik yaratmak hayati öneme sahiptir – eğer kimse dünyayı değiştirmezse olduğu gibi kalacaktır, eğer kimse oyunu değiştirmezse aynı şekilde sonlanacaktır.
  • Seyircilere, baş kahraman bir hata yaptığında daha iyi bir çözüm üretmek için atılacak ilk adımın onun yerine geçmek olduğu bildirilir. Tek yapmaları gereken oyun alanına gidip “Dur!” diye bağırmaktır. O anda oyuncular hemen oldukları yerde pozisyonlarını değiştirmeden durmalıdırlar. İzleyici-oyuncu gecikmeden, ilgili sözü, hareketi veya anı (hangisi en kolaysa) belirterek oyunun nereden başlayarak devam etmesin istediğini söylemelidir. Oyuncular daha sonra oyuna tarif edilen noktadan başlar, seyirci artık bir başkahramandır.
  • Yer değiştiren oyuncu oyundan hemen ayrılmaz; sahne kenarında bir tür koç veya taraftar gibi durur, seyirci-oyuncuları yanlış yapmaya başlarsa onları düzeltir ve onları cesaretlendirir. Örneğin; Portekiz’de, patronu oynayan oyuncuyla yer değiştiren bir köylü “Yaşasın Sosyalizm” diye bağırmaya başladı. Yer değiştirdiği oyuncu da ona genel olarak patronların coşkulu sosyalizm taraftarlarından olmadığını açıklamak durumunda kaldı.
  • Seyirci-oyuncu, başkahramanla yer değiştirip yeni çözümler geliştirmeye başladığı andan itibaren diğer oyuncular kendini baskının ajanlarına dönüştürürler veya zaten öyleyseler baskılarını arttırırlar ki seyirci-oyuncuya gerçeği değiştirmesinin ne kadar zor olduğu gösterilsin. Bu, (yeni çözümler bulmaya, dünyayı değiştirmeye çalışan) seyirci-oyuncuların (onları engellemeye çalışan, dünyayı olduğu gibi kabul etmeye zorlayan) oyunculara karşı oynadıkları bir oyundur. Elbette forumun amacı kazanmak değil; öğrenmek ve hazırlanmaktır. Seyirci-oyuncular, düşüncelerini eyleme göre “gerçek hayat”taki durumlara hazırlanırlar. Oyuncular ve seyirciler de aynı şekilde, oynayarak, eylemleri olası sonuçlarını öğrenirler. Baskıcıların cephaneliği keşfedilir ve ezilenlerin olası taktik ve stratejileri öğrenilir.
  • Eğer seyirci-oyuncu pes ederse oyundan çıkar ve oyuncu tekrar rolü devralır; piyes hıza bilinen sona doğru ilerler. Bu sırada başka bir seyirci-oyuncu sahneye yaklaşıp “Dur!” diye bağırabilir ve tekrar nereden başlamak istediğini söyler, oyun bir kez daha o noktadan başlayacaktır. Yeni bir çözüm denenecektir.
  • Seyirci-oyuncu nihayetinde bir noktada oyuncular tarafından uygulanan baskıyı kırabilir. Oyuncular arka arkaya veya hep birlikte pes etmelidir. Bu noktadan sonra seyirciler istedikleri kişinin yerine geçip belki de oyuncuların farkında olmadıkları yeni bir baskı şeklini göstermeye çağrılırlar. Durum seyirci-oyuncunun/başkahramanın, seyirci-oyuncu/ezene karşı oynadığı oyun halini alır. Böylece baskı, ona karşı mücadelenin yollarını (eylemleri yoluyla) tartışan seyirci-oyuncuların dikkatli incelemesine maruz bırakır. Sahne dışındaki bütün oyuncular koçluk veya taraftarlık görevine devam ederek kendi seyirci-oyuncusuna yardım etmeyi ve tavsiye vermeyi sürdürür.
  • Oyunculardan biri de, jokerlik veya oyun liderliği gibi yardımcı işlevleri çalışmalıdır. Oyunun kurallarını açıklamak, yapılan yanlışları düzeltmek ve her iki tarafı da oyunu sürdürmeye motive etmek ona bağlıdır. Aslında seyircilere, eğer dünyayı değiştirmezlerse kimsenin onlar için değiştirmeyeceği ve her şeyin kaçınılmaz olarak aynı kalacağı –ki bu olmasını isteyeceğimiz en son şeydir- açık bir şekilde anlatılabilirse forumun etkisi daha güçlü olacaktır.
  • Bu araştırmanın sonunda ortaya çıkacak bilgi, zorunlu olarak belirli sosyal grupların, zamanın bu belirli anında ulaşacakları en iyi bilgidir. Joker, konferansın başkanı değildir, gerçeğin yöneticisi değildir; jokerin görevi biraz daha fazla bilenlerin bunu anlatma şansına sahip olmalarını sağlamak, biraz cesaret edenleri biraz daha cesaretlendirerek ne yapabileceklerini göstermelerini sağlamaktır.
  • Biten “forum”, “gelecek için bir eylem modeli”nin kuruluşunu önermektedir ve bu model ilk kez seyirci-oyuncular tarafından oynanır.


Forum Tiyatrosu Örnekleri

HALK KÜRSÜSÜNDEN TARIM REFORMUNA BAKIŞ

Portekiz’de, 25 Nisan 1974’ten sonra insanlar tarım reformunu kendileri ele aldılar. Bir yasanın çıkarılmasını beklemeksizin üretim yapılmayan toprakları sahiplenip üretime başladılar. Biz yazım aşamasındayken, hükümet toprakların halk tarafından bu şekilde ele geçirilmesine karşı çıkarak (onları hiç kullanmamış olan) eski sahiplerine iadesini öngören bir tarım yasası çıkarma girişimindeydi.

1.       Aksiyon
Sahne bahçede iki bankta geçer. Bir adam, Mülk Sahibi, boylu boyunca iki banka uzanmış tembellik yapmaktadır. Jose Afonso’nun Eurovision Şarkı Yarışması melodisi olan ve 50 yıllık faşist Salazar-Caetano diktatörlüğünün devrilmesi sırasında askeri hareketin başlangıcının işareti olarak kullanılan “Grandula Vila Morena” şarkısını söyleyerek kadınlı erkekli yedi kişi girer. Yedi kişi, bankalara rahat bir şekilde yerleşmiş olan Mülk Sahibi’ni bankların birisinden kaldırırlar; o kalkmasına rağmen kendileri tek bankta hala sıkışmaktadırlar çünkü çok kalabalıktırlar.

2.       Aksiyon
Başka popüler şarkılar söyleyerek işlerine başlarlar, toprağı işlediklerini gösterir mim hareketleri yapmaktadırlar. Kamu malı olan bankları ele geçirme girişimini daha da ileri götürmenin gerekliliğini tartışırlar. Bir bankı tek başına işgal eden Mülk Sahibi’nin üretimsizliğine karşı çıkarlar, ama görüşleri bölünmüştür: Bazıları onu atmak isterken, bazıları da, yeterince ileri gittiklerini, yeteri kadar toprak elde ettiklerini düşünmektedirler.

3.       Aksiyon
Bir polis, ortak banklarının 20 santimetresini boşaltmalarını emreden bir kararla gelir (geri dönüş yasası). Taraflara ayrılırlar; bazıları kabul etmekten yanadır, diğerleri değildir, çünkü şimdi verilecek bir taviz gittikçe daha çok toprağı kazanmaya çalışacak olan karşıt güçlerin zaferini onaylamak olacaktır. En sonunda pes ederler.

4.       Aksiyon
Polis tarafından korunan Mülk Sahibi, bankın boşaltışmış olan kısmına oturur. Diğer yedi kişi de geri kalan yere sıkışırlar. Mülk Sahibi, diğerlerinin ışığını engelleyen büyük bir şemsiye açar. Yedi kişi karşı çıkar. Polis, Mülk Sahibi’nin eylemini sürdürme hakkı olduğunu çünkü toprağa sahip olunsa da havaya olunamayacağını ifade eder. Grup bölünür; bazıları mücadele etmek ister, diğerleri ise elde ettikleri ile az da olsa mutludurlar ve ne pahasına olursa olsun barış istemektedirler.

5.       Aksiyon
Polis hiç kimseye ait olmayan “toprak”larda ortak bankı ikiye ayıracak bir duvar yapılması gerektiğinde ısrar eder; açıkçası, maksat bu duvarı önceki sahibinin değil de yedi kişinin yerleştiği tarafta yapmaktır. Daha çok tartışma, bölünme ve taviz. Yedi kişiden biri mücadeleyi bırakıp gider, sonra ikici, üçüncü ve dördüncü.

6.       Aksiyon
Polis yerleşimcilerin çoğunun yerleşilen toprağı boşaltmasından dolayı yerleşimin anlamsızlaştığını söyler. Sonuç olarak, son üç kişi de banktan atılır ve kamuya ait bankların eski sahibi, her iki bank üzerindeki haklarını geri kazanır.

Forum

Bu sahne Porto ve Vila Nove de Gaia’da oynandı. Gösterinin ilk gününde, açık havadaki meydanda binden fazla insan vardı. “Model” oynandı ve “forum” başladı. İkinci gösterimde birkaç seyirci-oyuncu, Mülk Sahibi’nin karşı saldırısına yönelik direnişin nasıl olması gerektiği doğrultusunda görüşlerini oynadılar. Ama en güzeli seyirciler arasından bir kadının karşı çıkışta bulunduğu andı. O sırada sahnede, aralarında, kullanılacak en iyi taktikleri- rol dahilinde- tartışan erkek seyirci-oyuncular vardı: sonunda hepsi de hemfikir olduklarına karar verdiler. Bu noktada seyirciler arasındaki kadın şöyle dedi: 

“Siz şimdi orada baskıdan söz ediyorsunuz –hepsi çok güzel; sahnedekiler, biraz önce can düşmanları olan oyuncular karşısında azıcık bile ezilmiş görünmeyen seyirciler arasından çıkmış erkeklerdir. Bu sırada hala ezilenler ise biz kadınlarız çünkü hala eskisi gibi eylemsiz biçimde oturup erkeklerin oynamasını seyrediyoruz."

Daha sonra bir erkek seyirci, birçok kadını, değişik rollerle duygularını ifade etmeleri için sahneye davet etti. Kadınlar sadece tek bir erkeğin, Polis’i oynayan oyuncunun sahnede kalmasına izin vererek öneriyi kabul ettiler. Kadının dediğine göre: “Polis bir numaralı ezen olduğundan bu rol kesinlikle bir erkek tarafından oynanmalıdır.”


İŞTE LİDER, EVDE KÖLE

Paris'te, bir bankanın elektronik muhasebe departmanı çalışanlarının grevi sırasında iş yerinde sendika lideri, evinde köle olan bir kadınla ilgili bir Forum Tiyatrosu yaptık.

1. Aksiyon
Çok fazla iş. Bir sürü müşteri. Banka kapanır kapanmaz sendikacı kadın, yoldaşlarını organize etmeye çalışıyor, yoğun telefon görüşmeleri yapıyor, randevular ayarlıyor, mitingler düzenliyor vs. Herkes onun tavsiyelerini dinliyor.

2. Aksiyon
Sendikacı kadının kocası içeri girer. Düdüğünü çalar. Kadın bir iki dakika direnir ama sonunda arkadaşlarını yüzüstü bırakarak kocası ile eve gider.

3. Aksiyon
Evde. Zevksiz ev işleriyle rahatsız edilmek istememekte ve iş sonrası uğraşları için hazırlanmakta olan kocasının her şeyiyle ilgilenir. Kadın, oyun oynamakta olan sürekli bakıma muhtaç çocuğuyla ilgilenir, onu yıkar vs. Sahne şu saptamayla biter: Kadın ailesi için tam anlamıyla bir köledir.

Forum
Foruma, baş kahramanın yerine geçen ve baskıyı kırmaya çalışan birçok kadın katıldı. Aynı zamanda kadının bankadaki iş arkadaşları da baskıcılara dönüşmüş ve kadını kocasına teslim olmaya zorlamışlardı. Kadın, kocası ve iş arkadaşlarına rağmen işine devam etmek istese de, bu sefer de, yöneticisi gelip onu işten attı. Bu durum kadın seyirci-oyuncunun olası en iyi direniş biçimini önermesine kadar sürdü: Koca'yı içeri almamak! Bu noktada Koca'yı oynayan oyuncu pes etti ve telefon etmek, duygu sömürüsü yapmak veya yalan söylemek gibi diğer baskı şekillerini deneyen seyirci-oyuncularla yer değiştirdi.

Evdeki sahne sırasında çok ilginç bir durum ortaya çıktı: Sendikacıyı oynayan seyirci-oyuncu kendisini işine öylesine kaptırmıştı ki, ne kızıyla ne de kocasıyla hiç ilgilenmedi. Banyodaki küçük kız önceleri "Anne, anne, anne..." diye bağırırken şimdi "Baba, baba, baba..." diye bağırmaya başladı. Sonunda çocukla ilgilenen ve ev işlerini yapan koca oldu!

30 Mayıs 2013 Perşembe

Anne Olmak Kişisel Gelişimi Nasıl Etkiler? "Şua Şua'nın Fablı, Tiyatroyu Keşfeden İnsanöncesi Kadın"



Eğer doğum yapmadan önce okusaydım ve hatta kızım 3,5 yaşındayken okumuş olmasaydım, bu hikayeden şu anda aldığım lezzeti al-a-mazdım muhtemelen. Ama şimdiki halimle hikayeye vuruldum, gözüm yaşararak okudum ve ilk kadından bu yana, anne olmanın hem kişiye hem de insanlığa neler kattığını bir kez daha anladım. Ayrıca hamile kalmak, doğum yapmak, lohusa olmak, eşler arasındaki ilişkiler, emzirmek, bebeğin irade kazanması ve "2 yaş sendromu" veya "Korkunç 3" denen kavramların aslında çocukla değil, anne ile ilişkili olduğu gerçeğini bir kez daha görmüş oldum:

İsa'dan on bin yıl öncesine uzanan antik bir Çin fablı insanöncesi kadın Şua Şua'nın (Xua-Xua) sıradışı tiyatro keşfinin hikayesini anlatır. Bu eski masala göre bu keşfi yapan bir kadındı, erkek değil! Erkekler sadece bu olağanüstü sanatı çaldılar ve çağlar boyunca birçok zamanda da kadınları oyuncu ve hatta seyirci olarak bile dışladılar. Bazı toplumlarda kadın rolleri bile erkeklere tahsis edilmiş ve onlar tarafından oynanmışlardır. Örneğin Şekspir (Shakespeare) zamanında genç erkekler (yetişkin olmayan erkekler) kraliçeleri oynardı! Yunan tiyatrosunda kadınların pasif seyirci olmalarına bile izin verilmezdi... Çünkü tiyatro çok güçlü ve kudretli bir sanattır. Erkekler esasında kadınların keşfettiği şeyin yeni kullanımlarını buldular. Sanatı kadınlar keşfetti. Erkekler ise onun düzenini icat ettiler: Yapıları, oyunları, oyunculuğu.

Şua Şua, kadınöncesinin ve erkeköncesinin dağlardan ovaya, kardan denize dolaştığı, beslenmek için diğer hayvanları öldürdüğü, ağaçlardan meyve ve yaprak yediği, nehirlerden su içtiği, kayalıklardaki derin mağaralarda kendilerini koruduğu zamandan yüzlerce, binlerce yıl önce yaşadı. Bu Neandertal ve Kromanyan'ın gelişinden çok önceydi. Görünüşleri, beyinlerinin ağırlığı ve zalimlikleri ile neredeyse insan olan Homo Sapiens ve Homo Habilis'ten de çok önce idi.

Bu insan öncesi varlıklar, kendilerini daha iyi koruyabilmek için sürüler halinde yaşarlardı. Şua Şua'nın en ilkel dil olan "protomundo"nun bile henüz bulunmadığı hatta sözlü bir dilin bile var olmadığı bu çağda aslında ne böyle ne de başka bir adı vardı. Şua Şua sürüdeki en güzel dişiydi ve Li Peng de en güçlü erkekti. Doğal olarak birbirlerini etkilediler. Birlikte yüzmeyi, ağaçlara ve dağlara birlikte tırmanmayı, birbirlerini koklamayı ve yalamayı, dokunmayı, sarılmayı, sevişmeyi seviyorlardı. Bir diğeri ile birlikte olmak iyiydi. Birlikte.

İki insan öncesi kişinin olabileceği kadar mutluydular.

Bir gün Şua Şua bedeninin değiştiğini fark etti. Karnı büyüdükçe büyüyordu. Karnı büyüdükçe utanmaya ve ona ne olduğunu anlamlandıramayan Li Peng'den uzaklaşmaya başladı. Li Peng'in Şua Şua'sı artık ne fiziksel ne de ruhsal olarak eski Şua Şua'ydı. Birbirlerinden uzaklaştılar. Şua Şua, yalnız kalmayı ve karnını seyretmeyi seviyordu. Li Peng ise diğer dişilerin peşinden gitti fakat asıl dişisi gibi bir tane bulamadı.

Şua Şua karnının hareket ettiğini hissetti. Tam uykuya dalmak üzere iken sağdan sola, soldan sağa kayıyordu. Zaman geçtikçe karnı büyüdükçe büyüdü ve daha çok hareket etti. Li Peng iyi terbiyeli bir seyirci gibi korku ve üzüntü ile onu sadece uzaktan seyretti. Onun akıl erdiremediği eylemlerine seyirci kaldı, harekete geçmeden izledi.

Annesinin rahmindeki Lig Lig Le (henüz bir dil bulunmamış olsa bile çocuğun adı buydu çünkü bu fabl tüm özgürlüklerin serbest bırakıldığı ve hoş karşılandığı eski bir Çin fablıdır) büyüdükçe büyüyordu fakat kendi bedeninin sınırlarını ve limitlerini tanımlayamıyordu. Bedeni derisinde mi bitiyordu? Yoksa içinde yüzdüğü rahim sıvısında mı? Lig Lig Le etrafını saran annesinin bedeninin sınırlarında mı bitiyordu? Dünya bu muydu? O, annesi ve dünya tek vücuttu, o onlardı ve onlar da o idi. Bugün bile çıplak bedenlerimizi su dolu bir küvete, yüzme havuzuna veya denize daldırdığımızda o ilkel duyguları hissetmemizin nedeni budur. Böylece bedenlerimizi tüm dünyayla birleştiririz, Tabiat Ana'yla.

Beden ve dünya arasındaki bu karmaşanın nedeni Lig Lig Le'nin duyularının henüz tam canlanmaması idi. Henüz göremiyordu çünkü gözleri kapalıydı. Koku alamıyordu çünkü o küçük sıkışık hacimde atmosfer yoktu ve nefes alamıyordu. Tat alamıyordu çünkü henüz ağız yolu ile değil göbek bağı yolu ile besleniyordu. Hissedemiyordu çünkü derisi her zaman aynı sıcaklıkta olan sıvıya değiyordu ve onunla kıyaslayabileceği başka bir şey yoktu. Tüm hisler görelidir: Bir sesi algılayabiliriz çünkü sessizliği duyarız, bir parfümün kokusunu alırız çünkü kötü kokuları koklarız.

İşitme, net bir şekilde ortaya çıkan ilk duyusuydu. Lig Lig Le, açıkça kulakları tarafından uyarılıyordu. Sürekli ritimler, periyodik sesler ve rastlantısal gürültüler duyuyordu: Annesinin ve kendisinin kalp atışları, hızla akan kan, mideden gelen sesler ve dışsal sesler. İlk net duyumları akustikti ve bu sesleri uyarlayabilmek için düzenlemesi gerekiyordu. Bu yüzden müzik en eski sanattır, en derin kökeni rahimdedir. Dünyayı düzenlemeye yarar fakat onu anlamaya yaramaz. Doğumdan önce yaratılmış, insan öncesi bir sanattır.

Diğer sanatlar diğer duyguların açığa çıkmasının ardından ortaya çıkar. Doğumdan bir ay sonra bebek, önce şekilleri sonra da detayları görmeye başlar. Ya biz yetişkinler, biz ne görebiliriz? Biz hareket halindeki imgelerin süreğen akışını görürüz. Gündelik yaşamda imgeleri sabitleştirmek ve durdurmak imkansız olduğundan bunun için plastik sanatlara ihtiyaç duyarız. Fotoğraf, sinema, izlenimcilik daha sonra hareketi durdurmak için ortaya çıkmıştır.Bu sanatlar gerçekliği dışarıdan görür. Dans ise aksine organizasyonunu destekleyecek sesleri kullanarak hareketin içine nüfuz eder ve onu düzenler. Üç sanatsal duyu şudur: İşitme ve görme ana duyuları ile oyuncular arasındaki (duruma göre oyuncu ile seyirci arasındaki) dokunma duyusu. Diğer iki duyu, tatma ve koklama, hayvansal yaşamın pratik yönü ile ilgilidir.

Parlak ve güneşli bir gün Şua Şua nehir kıyısında bir çocuk doğurdu. Li Peng hala korkarak ve harekete geçmeden bir ağacın arkasından seyretti.

Bu safi bir sihirdi. Şua Şua çocuğuna baktı fakat anlamadı. Bu cılız, küçük beden kendi bedeninin bir parçasıydı. İçinde durmuştu, şimdi dışarıdaydı ama şüphesiz o kendisiydi. Anne ve çocuk aynı ve tekti. Kanıtı da şuydu ki bu küçük beden (onun bir parçası) memesini emerek büyük bedenle birleşmek ve geri dönmek istemişti. Böylece kendine güven duydu. O her ikisiydi, her iki beden de o idi. Uzakta iyi seyirci Li Peng bunu gözlemliyordu.

Lig Lig Le büyüdü, kendi iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrendi, ana-bedendeki süt dışında başka şeylerle beslenmeyi öğrendi. Ve aynı dönemde büyük bedene bazen itaat etmeyecek kadar bağımsızlaştı. Şua Şua çok korkmuştu. Bu, birinin ellerine dua etmesini söylemesi ama onların boks yapmaya başlaması veya bacaklarına oturmalarını söylemesi ama onların yürüyüp gitmesi gibiydi. Onun bu küçük, fakat sevgili parçası tarafından yürütülen bir isyan çıkmıştı. Anne-kendisine ve bebek-kendisine bakıyordu. Her ikisi de Şua Şua idi. Fakat onun bir parçası hileler, yaramazlıklar yapıyor, itaat etmiyordu. Li Peng onları sadece seyrediyordu. Büyük-onu ve küçük-onu seyrediyordu. Mesafesini koruyordu, sadece bakıyordu.

Bir gün Şua Şua uyuyordu. Li Peng meraklanmıştı, çünkü Şua Şua ile oğlu arasındaki ilişkiyi anlayamıyordu ve oğlanla kendi ilişkisini kurmayı denemek istiyordu. Böylece oğlan annesinden önce uyandığında Li Peng onun dikkatini çekti ve ikisi birlikte uzaklaştılar. Başından beri Li Peng kendisinin ve oğlanın iki farklı beden olduğunu biliyordu. Oğlan "öteki" idi, kendisi yani Li değildi.

Li Peng, Lig Lig Le'ye nasıl avlanılacağını ve balık tutulacağını öğretti, oğlan mutluydu. Şua Şua uyanıp küçük bedenini arayıp bulamadığında mutsuzdu. Ağladı ve ağladı. Çünkü bir parçasını kaybetmişti. Çığlıklarının duyulacağını umarak avaz avaz bağırdı fakat Li Peng ve küçük oğlan uzağa gitmişlerdi.

Ne var ki, sonuçta aynı sürüye ait olduklarından bir kaç gün sonra Şua Şua her ikisiyle yani baba ve çocukla karşılaştı. Bebek-bedenini geri almak istedi fakat o reddetti çünkü annesinin bilmediği şeyleri kendisine öğreten babası ile de mutluydu.

Şua Şua kendi bedeninden doğmuş olsa da (o kendisi idi!) küçük bedenin kendi ihtiyaçları ve istekleri olan farklı birisi olduğunu kabul etmek zorundaydı. Lig Lig Le'nin annesine itaat etmeyi reddetmesi onların tek değil iki kişi olduklarını fark etmesini sağladı. Şua Şua, Li Peng ile kalmak istemiyordu. Lig Lig Le istiyordu. Her ikisi de kendi tercihlerini yapmışlardı! Her ikisinin de fikirleri vardı. Her ikisinin de kendi duyguları vardı. Onlar farklı insanlardı.

Bu kabullenme onu kendisini tanımaya itti: O kimdi? Çocuğu kimdi? Li Peng kimdi? Neredeydiler? Karnı bir kez daha şişerse, bir dahaki sefere ne olacaktı? Li Peng'i önceden sevdiği kadar seviyor muydu? O başka dişileri denediğine göre kendisi de farklı erkekleri deneyecek miydi? Bütün erkekler Li Peng gibi yırtıcı mı olacaktı? Peki ya kendisi ne durumdaydı? Aynı mı kalacaktı? Yarın ne olacaktı? Şua Şua kendine bakarak cevapları aradı.

Bu anda tiyatro keşfedildi. Şua Şua'nın bebeği geri alıp onu tamamen kendisine mal etmekten vazgeçtiği an, onun başka birisi olduğunu kabul ettiği, kendine bakıp bir parçasını boşalttığı an. O anda o, aynı zamanda hem oyuncu hem de seyirciydi. O seyirci-oyuncuydu. Tiyatronun keşfi ile bu varlık insana dönüştü.

Tiyatro budur: Kendimize bakma sanatı.

Augusto Boal, "Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar İçin Oyunlar", Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2003, s. XXV-XXXI.

19 Mayıs 2013 Pazar

Kaş - Limanağzı - Likya Yolu

Likya Yolu Hatırası :)

Fethiye Antalya arasında yaşamış olan Likya medeniyetine ait şehirleri birleştiren patika yollara verilen isim Likya Yolu'dur. Bu yolu kim akıl etmiş acaba diye meraklanınca altından azimli bir İngiliz asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı çıktı: Kate Clow - Kardelen Karlı

Antalya'nın Kaş ilçesinin, Likya medeniyetindeki ismi Antiphellos'muş. Kaş'ın merkez meydanından denize bakınca sol tarafta bir yarımada görülür, orası Limanağzı Koyu'dur. Buraya kara aracıyla ulaşım yoktur. Bu koyda bulunan dört adet tesise ulaşabilmek için ya merkezden kalkan dolmuş-teknelere binip 15-20 dakika sürecek bir deniz yolcuğu yapmak ya da karadan Likya Yolu'nun 11. etabı olarak bilinen Kaş - Aparlai rotasının ilk 4,5 kilometrelik bölümü olan Likya - Limanğazı rotasını yürümek gerekiyor. Biz de sırtımıza kızımızı alıp, gidebildiğimiz kadar araba ile ilerledikten sonra takribi 3 kilometre yürüyerek Limanağzı Koyu'na indik. Yolda turist kafilelerine de rastladık..

Arabamızı bu evin önündeki geniş alana,
ağaç gölgesine park edip yola çıktık.
Likya Yolu boyunca kayalıklara ya da ağaçlara boyanmış, kırmızı beyaz
bu çizgiler doğru yolda olduğunuzu gösteriyor.

Makilerin arasındaki taşlık bir araziden ilerlemek gerekiyor.
İleride ulaşma istediğimiz Limanağzı Koyu görülüyor.

Zeytin ağaçlarının arasından ilerliyoruz.


Yol boyunca pek çok hayvan gördük. Şu ortada görülen beyaz keçi,
kendisinden yol istedim diye bana tos attı :)

Ağaçtaki kırmızı gözlü yeşil böceği görebiliyor musunuz?
Bir ara da çalılıklarda sürtüne sürtüne bırakılmış bir yılan derisi gördük. 

Fotoğrafın ortasında, denizin üstünde sarı kanatlı planör gibi
uçan bir nesne görüyor musunuz? İşte o bir kelebek :)

Tepeye ulaşıyoruz. Limanağzı Koyu arkamızda görülüyor.


Manzara muhteşem...
Biz geri dönerken, teknede güneşlenenler de bizim tırmanışımızı seyrediyorlardı :)
İniş biraz dik ve zorlu. O nedenle kızım babasının sırtına geçiş yapıyor.





Burası da koydaki dört tesisten sonuncusu, karadan gidince ilk tesis:
Nuri'nin Yeri. 


Nuri'nin yeri gözümüze bir hayli uzak görünüyor :)

Bir noktada iplere tutunarak iniş yapmak zorunda kalıyoruz.
Çok tehlikeli değil ama yükseklik korkusu olan biri için zorlayıcı olabilir.

İplerle indikten sonra bir
Anıt Mezar ile karşılaşıyoruz.

İşte Nuri'nin Yeri'ne vasıl olduk nihayet :)

Geldiğimiz yol ve Anıt Mezar uzaktan görülüyor...

Plajın genel görünüşü... Balıklar kıyıya kadar gelmişlerdi...


Mayıs ayında su henüz çok ısınmamış ama kızım girmeden duramadı...

Kızım küçükken ilk 2 sene, beş yıldızlı otellerde tatil yapmıştık. Ama şimdiki aklım olsa Limanağzı gibi arabanın olmadığı, insanların çocuklara sevecen yaklaştığı, insan nüfusunun az olduğu, havası temiz bir yerde, tahta barakalarda kalmayı tercih ederdim sanırım...

17 Mayıs 2013 Cuma

Düz Saç Acıtmadan Nasıl Taranır?



Bu konuda çok rahat ahkam kesebilirim :) Kendimi bildim bileli hızla uzayan ve gür saçlarım vardır.

Kızım da her çocuk gibi saçlarını taratmaktan hoşlanmıyor. Çocukların saçlı deri yapısı bizimkilerden çok daha hassastır ve bu nedenle daha çok acır. Ben de kızımın saçlarını rahat taranabilecek boya gelecek şekilde kestiriyorum. Kız çocuğudur, saçı uzun olsun, toka takayım, şekil yapayım diye düşünmüyorum. Büyüdükçe kendi tercihleri belirecektir, o zaman isterse saçını kendisi uzatır ve kendisi tarar. Şu anda saçı kısa olduğunda kendisi rahatça tarayabiliyor, taramak istemediğinde de saçı kötü görünmüyor. 

Benim tecrübem tamamen düz saç üzerine...

Öncelikle şunu söylemek isterim. Saç ıslakken taranmaz. Islakken taranan saç zor açılır, can acıtır ve ayrıca kırılır, zedelenir... Ben zaman zaman belime kadar gelen saçlarımı taramadan banyoya girerim, banyoda veya sonrasında da taramam. Saçım kuruduktan sonra taramaya gerek kalmayacak şekilde kendiliğinden açılmış olur zaten. Ama eğer ısrarla saçı ıslakken taramak zorundaysak o zaman en doğrusu akan suyun altında taramaktır. Bunun denemesini de pamukla yapmak mümkün. Çocuk için de hoş bir deney olur: Kuru pamuğu elimize alıp didikliyoruz, kolayca ayrılacaktır. Sonra pamuğu ıslatıyoruz, suyun altından çektiğimiz ıslak pamuğu didiklemeye çalışıyoruz; pamuğun parçalara ayrılmaya karşı direnç gösterdiğini göreceğiz. Aynı ıslak pamuğu tekrar suyun altına sokup suyun altında didiklersek, az önce direnen pamuğun, kolayca parçalara ayrıldığını görebiliriz. Saçı da aynen pamuk gibi düşünmek lazım...

Sabah uyandığınızda saç taramak gerektiğinde öncelikle sık dişli olmayan bir taraf tavsiye ederim. Ayrıca nedenini bilmiyorum ama kızım da, ben de tahta taraklarla daha rahat ediyoruz. Kendi saçınızı tarayacaksanız, elektriklenme yapmayacak bir fırça bulmak, saçınıza şekil vermek açısından daha uygun olacaktır. Ayrıca saçı tararken önce uç kısımlarını açarak, yavaş yavaş yukarı doğru taramak gerekiyor. Saçı iki gözün ortasından hizalayıp iki parçaya ayırarak taramak da işe yarıyor.

Eğer saç acıyorsa, annelerimizin önerisi: Tarağı ıslatarak saçı taramak. Hatta sirkeli su kullanırsak, sirkenin de saç yumuşatıcı etkisini kullanabiliriz. Sirkenin kokusu uçar gider, saçta kalmaz. Annem yanına bir tas koyar, tarağı içine batıra batıra tarardı saçlarımı :)

Ve son zamanların bombası: Argan yağı. Argan yağı içeren ve saç taramayı kolaylaştıran pek çok ürün mevcut piyasada. Fısfıslı ürünler de var... Ben banyo esnasında yumuşatıcı kullanmıyorum. Bunun yerine banyodan sonra saçlarıma argan yağı sürüyorum. Bu şekilde ıslakken bile taranabiliyor. Ayrıca güneşe ve deniz suyuna karşı da koruyucu etkisi var.

En son kullandığım ürün şu, kokusuna bayılıyorum:


9 Mayıs 2013 Perşembe

Güneş Kremi Alternatifi Nedir?

34 aylık Kontes Kaş denizinde

Elbette kıyafettir :) Güneş kreminde mantık, derinin üzerinde bir tabaka yaratarak, gelen güneş ışığını geri yansıtmak ve derinin güneş ışığını emmesini engellemektir. Mineral koruyucular, kalın beyaz bir tabaka halinde cilde yapıştıklarından bir nevi kıyafet görevi görerek cildin güneş ışığını emmesini engelliyorlar. Nanoteknoloji ürünlerinin yani deriye sürüldüğü anda emilen, transparan kremlerin bu işlevi nasıl yaptıklarını ise bilemiyorum.

Bir de bir gün bir cilt doktoru bana "Tüm vücuda sürülen madde, ağızdan alınmış gibi olur." demişti ve o gün bir silkinip kendime gelmiştim :) Güneş kremlerinin içindeki kimyasallardan ve bunların olası yan etkilerinden bahsetmek de istemiyorum. Ama kullanacaksam bile olabildiğince az ve dar bir bölgede kullanmayı tercih ederim.

Kimyasallardan, dermatolojiden vs anlamayan biri olarak benim kafam basit çalışıyor. Eğer üzerimde kıyafet varsa, güneşe karşı korunurum. Üzerinde kıyafet olan biri güneş yanığı olmaz, öyle değil mi? 

Bir de kızım yürümeye başladıktan sonra şunu fark ettim: Eğer deniz kenarındaysak, bu çocuk tüm gün denizde. Sürekli denize çıkıp çıkıp giriyor. Bense peşinde koştururken deli gibi terliyorum. O terlemeye ve o kadar çok suya girip çıkmaya, hiçbir krem dayanmaz. Saat başı kremi tazeleyeyim desem, hem pratik değil, hem de vücuda alınan yabancı madde miktarını arttırıyor. Hele hele artık deniz kenarında yaşıyoruz. Nisan - Kasım arası denizdeyiz. Sürekli kremlenecek olsak eminim güneş kremi endüstrisi çok mutlu olurdu :)

11 aylık Kontes'in ne kadar uzun süre denizde kaldığının belgesidir :)
Ayaklar buruş buruş...


Bu nedenle kızım da, ben de güneşten şu şekilde korunuyoruz:
  • Denize girmeye mümkün olan en erken tarihte başlıyoruz. Yaz tatiline Mayıs sonunda çıkıyoruz. Şu anda deniz kenarında yaşadığımız için Nisan itibariyle denize girmeye başladık. Böylece tenimiz yavaş yavaş kararıyor, güneşin zararlı etkilerinden korunmak için pigmentlerimize fırsat tanıyoruz :)
  • Saat 11.00-17.00 arasında mümkün mertebe denize girmiyoruz. O sıralarda ağaçlık alanlara çıkıyoruz veya kütüphaneye gidiyoruz veya üstü kapalı çocuk parkında oynuyoruz veya balkonda havuz yapıp içine giriyoruz vs vs.
  • Kızım denizde koruyucu deniz tişörtü giyiyor. Bu tişörtleri Decathlon Mağazası'ndan alıyoruz her sene: http://sports.decathlon.com.tr/TR/uv-korumali-ustler-183000709/


23 aylık Kontes Bodrum'da...

  • Gölgede oynarken de eğer serinse pamuklu bir tişörtle, çok sıcaksa da ıslak deniz tişörtü ile duruyor. Kafasında da şapkası mutlaka oluyor. Çok sıcaksa denizde de şapka takıyor ve kumla oynarken de ıslak şapka ile oturuyor. Küçük bebekler için gölgelikli simitler de iyi bir alternatif.
8 aylık Kontes Antalya'da...
Yanmaması için Mayıs ayında tatildeyiz.
Üşümemesi için "wet suit" giyiyor.
Şu yazımda anlatmıştım o giysiyi...

Aniden suya girmek isteyince, tişörtü ile girmiş,
hava sıcakmış sanırım :)
10 aylık Kontes Kadırga Koyu'nda benim tişörtümü giymiş :)

22 aylık Kontes Antalya'da.
23 aylık Kontes, İstanbul Karaburun'da...
23 aylık Kontes Bodrum'da...

  • Yüzünü korumak için de geniş siperlikli şapka takıyor.
22 aylık Kontes Antalya'da...
Yüzünün gölgede kalan kısımları belli oluyor zaten.

23 aylık Kontes, Ordu Ünye'de...
Tişörtü biraz uzun almışız sanki? :)
  • Şemsiye ya da çadır gölgesinde oynuyor:
8 aylık Kontes Antalya'da...

11 aylık Kontes İğneada'da...

  • Yine de zaman zaman güneş kremi kullanmak gerekebiliyor. O zaman da zaten her yeri kıyafetlerle kapalı olduğundan sadece açıkta olan az bir bölgeye sürüyorum. Kullanacağım kremi önce şu siteden kontrol ederek seçiyorum: http://www.ewg.org/skindeep/search.php. Mümkün mertebe organik, yoksa mineral koruyucu, o da yoksa 20 faktörlü koruyucu kullanmak gerekiyor...
Geriye kalan zamanlarda yani sabah ve akşam saatlerinde, kızım tamamen çıplak ve özgür. Vücudu D vitamini aldıkça, bağışıklığı da güçleniyordur diye ümit ediyorum.

Güncelleme: Yeni edindiğim bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Pamuklu kumaştan giysilerle suya girmemek gerekiyormuş. Öncelikle pamuk çok su tutup, geç kururmuş. Bu nedenle çocuğun üşümesine neden olabilirmiş. Ayrıca pamuklu kumaş ıslanınca güneşten korumazmış, bilakis güneş ışığını cilde daha da yaklaştırırmış. Pamuklu kumaş kuru halde giyildiğinde 50-60 koruma faktörü varken, ıslak giyildiğinde UV geçirgenliğine sahip oluyormuş. Pamuklu kumaş ıslandığında, pamuk liflerinin içindeki damlacıklar, mercek etkisi yaparak güneş ışığını cildin daha da derinlerine itiyormuş. Literatürde ıslak pamuklu tişört ile denize girip cilt dokusu bozulan bir çok insan varmış. Denizden çıktıktan sonra da mutlaka kurulanmak gerekiyormuş. Çünkü cilt üzerindeki damlacıklar, benzer bir şekilde mercek etkisi yaparak, cilt lekelenmelerine neden oluyormuş. 
Deniz kenarında otururken kuru olarak kullanılabilecek bir diğer tekstil ürünü ise yünmüş. Yapay güneş koruyucular en fazla 100 faktör olabiliyormuş ki onlar da yasaklanmış, şu anda piyasadaki en güçlü koruyucu 50 faktör sanırım. Çünkü güneş koruyucunu arttıran kimyasallar, kremdeki kimyasal yükünü de arttırıyor ve cilt kanserinden kaçalım derken diğer tür kanserlere neden oluyormuş. Fakat doğada 360 SPF koruma faktörlü bir elyaf varmış: Yün. Yünün doğal klima özelliği de var. Yani yazın serin, kışın sıcak tutuyor.  Üzerindeki kutikula tabakası ve yün elyaflarının içindeki doğal boşluk nedeniyle  oluşuyormuş bu klimatik özellik. Ben kızımın araba koltuğunda ve pusetinde yün kullanıyordum.  Yazın çok rahat ediyordu. Çöldeki bedeviler de yüzyıllardır yün giysiler giyerlermiş. 
Özetle: Çocukları pamuklu giysi ile denize sokmamak, ıslak şekilde güneşte bırakmamak ve UV filtreli  mayo tişörtler kullanmak gerekiyormuş. UV korumalı giysi yerine uzun kollu, bol beyaz keten veya keten-pamuk gömlekler de giydirilebilirmiş. 
Bu bilgileri bizimle paylaşan Tekstil Mühendisi arkadaşımız Göknur'a teşekkürlerimle...